Insanin psikolojisi insan iliskileri icinde bozulur ve yine insanin psikolojisi güvenli iliski icinde düzelir!

Bireymerkezli Psikoterapist olarak, hümanist bir temel prensibe sahibim.

Her insanın kendini gerçekleştirme ve sorunların üstesinden gelme konusunda sahip olduğu içsel kaynaklara ve yaratıcı potansiyeline güveniyorum.
Şefkatli ve empatik bir diyalog içinde, kendi değerinize, algılarınıza ve duygularınıza olan güveninizi geliştirmenizde size eşlik ediyorum.

Birlikte, sorunun nedenlerini anlamaniza, kendinize ve cevrenize yönelik bilinçli, esnek ve gerçekçi bir yaklaşım geliştirebilmeniz icin size destek veriyorum.

Yazılarım

Kişiliğimizi geliştirilebiliriz

 

Kişiliğin gelişimi, insanın ömrünün biteceği güne kadar devam eden bir süreçtir. İnsan, son nefesini vereceği güne kadar, sürekli bir değişim içinde olur. Fakat kişinin kendisi bu değişimi algılayıp fark edemiyor olabilir. Yaşadıklarının olumlu ya da olumsuz etkisi altında kaldığını, bir tıkanma yaşadığını biliyordur. Bu ama kendisinde bir değişime ihtiyaç duyulduğunun  farkında olduğu anlamına gelmiyor. Demek istediğim, kişiliğin gelişiminin bilinçli bir istek ve farkındalıkla mümkün olabileceğidir. 

Kişiliği tanımlamak oldukça karmaşıktır. Ama ben şöyle basitçe formüle edeyim. Kişilik; karakter (genetik ve sosyal) ve mizacın (sosyal) birlikte oluşturdukları üst bir tanımlamadır. Çoğu zaman bu kavramların birbirinin yerine kullanıldığını bilmenizi isterim.

“Ben hiç değişmedim” demek, tutarlı bir karakter ve ahlaki sorumluluğa sahip olmak anlamında kullanılıyor olsa da biopsikososyal anlamda psikolojik ve sosyal değişime direnmek olarak algılanmaya daha açıktır. Dolayısıyla, evet kişilik değişir ve geliştirilebilir.

Kişiliğimizin degişmeyen yönleri elbette var ve bu yönümüz, bizi “kendimiz” yapan ve diğer insanlardan ayıran özelliklerimizi teşkil ediyor. Daha önceki yazılarımda ele aldığım ve gelişim psikolojisi uzmanlarının üzerinde anlaştıkları “beş temel karakter”in hemen hemen doğumla birlikte ebeveynlerimizden bize aktarılan genlerimizde varolduklarını ve bunları geliştirmenin mümkün olabileceğini ifade etmiştim. Bunlar; dışa açıklık, sorumluluk, vicdanlı (uyumlu) olmak, nevrotik (duygusal) ve uyumlu karakterler. Doğumla beraber, yani kalıtımsal olarak ebevenylerimizden edindiğimiz karekteristik özelliklerimiz çoğunlukla değişmeden kalır. Kişiliğin yüzde altmışı genetik özellikler taşır, geri kalan yüzde kırkı da sosyal hayatın içinde şekillenir. Biz insanlar, hayatımızın bu yüzde 40´lik bölümünü olağanüstü bir çaba, bilgi ve deneyimlerle anlamlandırmaya çalışırız. Bunun yanısıra, hayatta yaşanan çok ağır sorunlar; ölüm, yaralanma, işkence, doğal felaketler, tecavüz, zorunlu sınırdışı edilmek, ayrılık vs.insan mizacında ciddi değişikliklere neden olabilmektedirler.

Kişiliğimize yönelik bilinçli olarak yeni formlar kazandırabiliriz. Bunun için, kendimizi geliştirmeyi ve değiştirmeyi sevmemiz gerekiyor. Kendini degiştirmek ve geliştirmek bana göre, yeryüzünde cennetin giriş kapısı niteliğindedir. Çünkü hayatı bilinçli, duyarlı ve hisli yaşamımızı sağlayacak tek araç, kendimizi, kendi patansiyelimizle yeniden varetmek olacaktır.

 Bu değişimden anlaşılmaması gereken şey, bir insanın, bambaşka bir insana dönüşecek olmasıdır. Hayır. Sadece kendi negatif ve eksik kişilik özelliklerine, yani kendi mizacına pozitif ve yeni bir form kazandırmak olarak anlaşılmalıdır. Bu anlamda, karakterimizi hemen hemen doğumla birlikte oluşan, benzetmek doğru olursa, boş, mobilyasız bir oda şeklinde fotoğraflandırılabilirim. Mizaç ise, bu odanın huzurlu ve kullanışlı düzenlenmesi olarak anlaşılabilir.

Örneğin, eşine, çocuklarına şiddet uygulayan bir babanın oğlu iseniz, şiddeti “normal” olarak algılayabilirsiniz. Bu sizin mizacınız olur. İleriki yaşlarda, eşinize ve çocuklarınıza şiddet uygulamasanız bile, şiddetin -yeri ve zamanı geldiğinde- uygulanabileceği “kabul edilebilir” olacaktır sizin için. Dolayısıyla burada değişmiş bir mizaçtan bahsetmek mümkün değil, tam tersine, pusuda bekleyen, zamanı geldiğinde hatırlanacak, işlenmemiş, yapılandırılmamış, üzerinde çalışılmamış bir karakterden bahsedebilirim. Yaşanılan psikolojik sorunların pek çoğunun arkaplanında gelişmemiş, düzenlenmemiş, yeniden yapılandırılmamış eksik kişilik gelişimi bulunur. Kişilik gelişimi, aynı zamanda başkalarından öğrenilen davranış modelleriyle aramıza sınır koymamazı sağlar. Bu anlamda kişilik gelişiminin üzerinde durmak ve bunu içselleştirip, yeniden düzenlemek hiç de korkulacak bir değişim değil. Bilakis, kendi „ben“ konseptini oluşturmaktır. Kişi böylece aktif ve kendi hayat tarzına müdahale edebilir olacak ve bağımsızca kendi karakterini oluşturabilecektir. 

Başkalarıni tanımanin ilk şartı, kendini tanımaktır. Başkalarından korunmayı öğrenmenin ilk yolu, kendini korumaktır. Başkalarından darbe almamanın ilk koşulu, kendine değer vermektir. Başkalarını değiştirmenin ilk şartı, kendini değiştirmektir. Eğer birilerini değiştirme çabanız varsa, bu aslında sizin kendinizin değişime ihtiyacanızın olduğunun sinyalidir. Bunu anlamanın, kabul etmenin oldukça zor, itici ve rahatsız edici olduğunu biliyorum. 

Şimdi kişiliği geliştirmenin üç temel başlığını ifade etmek istiyorum.

  • Kendini tanımak
  • Kendini kabul etmek
  • Kendini değiştirmek 

Kendini tanımak: Hiç de kolay değildir. Sürekli değişim içinde olan biz insanların kendimizi tanıyor olmamızın zor olduğunu ifade edebilirim. Kendini tanımanın ilk basamağı, her ne olursa olsun, kişinin kendisine karşı dürüst olmasıdır. Bugüne kadar kendisi hakkında edindiği fikirlerini bir kenara atıp, düşündüğü, bildiği herşeyin arkaplan nedenlerini yeniden mercek altına almaktır. Şu tür soruları kendimize sorabiliriz. Ben nasıl “ben” oldum? Bugüne kadar yaşadıklarım beni nasıl biçimlendirdi? Zihinsel ve ruhsal algım, bana mı ait yoksa ailemin bir “ürünü” müyüm? Yaşadıklarım, başımdan geçen şeyler nedeniyle ne tür ruhsal savunma reflexleri ve davranış kalıpları geliştirdim? Yanısıra, kendini gözlemlemek; kendi davranışlarının ve düşüncelerinin üzerinde düşünüp, herhangi bir gelişme, olay karşısında geliştirdiği düşünce ve davranışın kontrollü mü yoksa kontrolsüzce bir reaksiyon mu olduğunun farkında olmayı içeriyor. Bu noktada mizacınızla bağ kurmuş oluyorsunuz. 

Kendini kabul etmek: Ikinci adım, içinde bulunduğumuz aktuel durumu olduğu gibi, hem hataları ve hem de zayıflıklarımızı olduğu gibi kabul etmektir. Kendimize karşı azami ölçüde gerçekçi ve dürüst olmak, sihirli bir anahtarın elimizde olması gibidir. Ayrıca hemen ifade edeyimki, kendine ve başkalarına karşı dürüst olmamak, yani hem kendine ve hem de başkalarına yalan söylemek, psikoloji bilimine göre ruhsal bir hastalıktır, antisosyalliktir. İçimizdeki gerçek güce, gerçek değere, gerçek kendimize içsel tutarlılıkla ulaşabiliriz. Bu aynı zamanda iç dünyamızla dış dünyamızın uyumunu sağlayacaktır. “Ben buyum, ben böyleyim” gibi bir yaklaşım oldukça kolaycı ve değişime direnmek şeklinde olacaktır. Bu tür bir yaklaşım bir sonraki evreyi engelleyici nitelikte olacaktır. Özellikle kişi kendi hatalarını hem olduğu gibi kabul etmeli ve hem de paralel olarak reflektif (eleştirel farkındalık) düşünmeli; bu yaşadığım şey, beni nasıl etkiledi, bana aynı şekilde davranılmış olsaydı, ben kendimi nasıl hissederdim?, gibi sorular, kabullenişin yanısıra, değişime açık kapı bırakacaktır.

Kendini değiştirmek: Bu oldukça uzun bir yoldur. Belki de en zor olan üçüncü aşamadır. Burada sözkonusu olan, ebeveyn ve sosyal çevreden edinilmiş rol modellerini, kalıp davranışları ve edinilmiş alışkanlıkları terketmeye hazır olmak ve  yeni hedeflere konsantre olmaktır. Bugüne kadar ertelenmiş olanı denemeye hazır olmak ve bunu da uzman kişilere danışarak yapmaktır. Bunu araba kullanmayı öğrenmeden, direksiyona geçmeye benzetebilirim. 

Çok zor bir süreç olduğundan, hemen hemen herkes kendisinden önce karşısındakini veya “dünyayı” değiştirmeye daha eğilimli olur ve çok rahatlıkla öğütler de verebilir. Karşısındakini değiştirmeye çalışmak, kendi kendini manüple etmek tutumudur ve kendisiyle yüzleşmeyi ertelemektir. Kaba bir narsizmi (hastalıklı derecede kendini sevmek) barındırır. Yukarıda ifade ettiğim gibi, bir başkasını asla değiştiremezsiniz. Bu yanılgılı bir hevestir. Kendini değiştirmek için, güvenebileceğiniz bir başkasına ihtiyacınız olacaktır. Çünkü değişmek ürkütücüdür, kişi bilmediği bir “şeye” dönüşeceğim kaygısı taşıyacak ve çekinecektir ki bu son derece normaldir. Dolayısıyla, sizi gözlemleyecek ve gelişmelerin üzerinden bilimsel analiz yapabilecek profesyonel destekçiler gereklidir.  

Hepinizin bildiği bir cümleyle bitiriyorum yazımı; değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.

Rohat Miran

Psikoterapist

Ragihandina Bê Zordarî

Berî ku em bi nêt û bi mabesteka zanistî bikin, pircaran peyvên me û cûrên axaftinên me, kesên din û me bixwe diêşînin, dişekinîn û tixin nav xemê. Komunîkasyona Bê Zordarî, an jî Ragihandina Bê Zordarî, ji me ra dibe alîkar ku em bi qesdî guh bidin ser gotinên kesên din û bala me bi rêzdarî û bi rûmetê li ser wan e. Di heman wextê de em fêr dibin ku gotinên xwe ji dil de û bi zelalî vebêjin.  Wek zimanê jiyanê, em dikarin RBZê di nav axaftin û ragihandinan de bi hemû mirovan re; hema di nav çend salî de bin, ji kîjan çandî bin û ji kîjan olî dibin bila bibin, em dikarin di nav her rewşên cûda de bi kar bînin. 

1. Çavdêrîkirinî: Em di destpêkê de lê dinêhrin, bala xwe didin û çavdêrê dikin, gelo ka di nav vê rewşê, ve demê ku em dibînin de rasterast çi diqewime: Em ji ên dipeyîvin çi dibihizîn, em ji ên tiştekî dikin, çi dibînin, bi wan tiştên ku em dibînin, jiyana me dewlementtir dibe an jî nabe? Huner ev e ku, bê ku em ji wî kesî hez bikin an jî na, gava çavdêriya me, nêhrînin me li ser ên din be, em ewana nanirxînin- tenê terîf dikin, ka ew kes çi dike.

2. Hestyarîtî:  Li vir emê bi lêv bikin, bixwe re biaxifin, dema ku em vê kirinê dibînin, em xwe bixwe çi dihisin.  Em xwe birîndar dihisin, em veciqîn, em bextyar bûn, em kêfxweş bûn an jî em bi hêrs ketin?  

3. Pêdevîbûnî:  Di gava seyemîn de emê bêjin, di pişt hestên me de kîjan pêdevîyên me   disekinin. 

Dema ku em RBZê bi kar bînin, zelal û dilsoz biaxifin, bêjin aniha em çi dihisin, bi van her sê pêkhatiyan em serwext û hişmend dibin, em xwe di dema niha de dihisin. Wek mînak, bavêkî zarokan dikare wan her sê pêkhatiyan bi lawikê xwe re biaxife, ku bêje: „Azad, ku ez hinek goreyên te ên bi gemar û bi hev giredayî di bin maseya xwarinê de û çendikên din jî li nik televizyonê  dibînim, ez hêrs dibim, jiberku ez li van odeyan ku em hemû malbat bi hev ra bi kar tînin, dûzanê dixwazim.“

4. Derxwestinî: Dûvre di paş vê gotina xwe re bavê lawik gava pêkhatiya çaremîn diavêje û derxwestina xwe tîne ser zimên: „Xêra xwe, tu dikarî goreyên xwe li odeya xwe derxinî, an jî bixî makîneya cil şûştinê.„ Ev behsa pêkhatiya çaremîn ev e ku, em ji kesên din çi bixwazin ku jiyana me her du yan jî xweşiktir bibe.  Ew kes çi dikare bike ku, qalîteya jiyana me her diduyan jî baştir bibe.

*Ev text  min ji kitêba Marshall B. Rosenberg, ya bi navê “Gewaltfreie Kommunikation”, wergerand. 

Rohat Miran

Şewirmendê Psîkolojîkî

 

 

Nörotik / duygusal Karakter

Beş Faktör Kuramı´nı ele aldığım konu ile ilgili beşinci yazımın son başlığı; nörotik karakterolacak. Bu başlık altında, negatif duyguların etkisi altında olan ve bu duygularını yönlendiremeyen, geliştiremeyen, düzenleyemeyen, engelleyemeyen karakter yapısını tanıyacağız. 

Hans Jürgen Eysenck, PEN- Modeliyle, yani Psikotizm, Extraversiyon ve Nörotikkarakterler ile ilgili yaptığı araştırmalarıyla tanınan bilinen bir psikolog. Nörotik karakteri, istikrar ve istikrarsızlık (stabilität-labilität) şeklinde iki ana başlığa ayırır ve bu karakterin istikrasızlık özelliğinin daha çok öne çıktığını ifade der. En belirgin özelliklerini; “kötü organize olmuş kişilik”, “bağımlı” ve  “hastalık öncesi anormallik” olarak tanımlar.

Neden Nörotizm (sinirsel-duygusal) olarak tanımlanıyor?

Eysenck`in hipotezine göre; acil durumlarda duygusal reaksiyonlarımız otonom (vegetatif) sinir sisteminin kontrolünde bulunur. Bu da kalp atışı ve nabız gibi her koşulda çalışan bedensel sistemimizdir. Korku ve stres durumlarındasempatiksinir sistemi denilen iç organlar - kalp atışı, solunum, mide, mesane kasılmaları ile kan dolaşımını- düzenleyen sistem devreye girer ve kişiyi rahatlatmaya çalışır. Kişi eğer rahatlayamıyorsa, negatif duyguların etkisindedir.

Eysenck araştırmalarıyla, duygular ile sinir sistemi arasındaki ilişki ve çalışma bütünlüğünü görünür kılmıştır. Duygusal reaksiyonlar ile sinir sistemi arasında kurduğu/keşfettiği bağı ve insanlarda gözlemlediği duygu dengesizliklerini, negatif duygular üzerinden oluşan tavır ve davranışları, “nörotizm” olarak tanımlamıştır.

Negatif duyguları daha önceki yazılarımda ifade etmiştim, bir kez daha birkaçını ifade edeyimki, nörotik karakterin hangi duyguların etkisinde dengesiz ve istikrarsızlık yaşadığı netleşsin; kaygı, gerginlik, korku, endişe, öfke ve telaş.

Duygusal dengesizlik/istikrarsızlık yaşayan bu karakter, beş duyu organlarıyla dışarıdan edindiği hemen hemen her informasyonu olumsuz değerlendirir. Şüphecidir, alıngandır, korku ve panik içindedir, kaygılıdır, kendisi hakkında ve çevresinde olup biten hemen hemen her şey hakkında olumsuz görüşlere sahiptir, sürekli duygu durum değişimi, yani stres içinde yaşar. Huysuzdur, şımarıktır. 

Daha önce yazılarımda ifade ettiğim gibi, duyguları düzenlenmemiş kişi aslında kendi üzerinde bir kontrole sahip değildir. Hayatını bir fanusun içinde sürdürüyor gibidir. Etrafında olup biten hemen hemen her şeyden özellikle de negatif etkilenmeye açıktır. Yine içinde bulunduğu ilişkileri de sürekli eleştirir ve olumsuz etkiler. Algıları, bilgi ile beslenmediği gibi duygularının da  farkında değildir. Öfke duygusunu kontrol etmesi mümkün değildir. Öfkenin kontrol edilebilir bir duygu olduğunun bilgisi yoktur kendisinde. Hayata dair yaşamı iki kelime arasında gibidir: Öfke ve istek. Öfkesiyle, güya kendisine koruma mekanizması oluşturduğuna inanırken, istekleriyle de hayatı olmasını istediği gibi yaşadığını sanır. Oysa öfke, ilkel, kaba ve çatışmacı bir duygudur. Aynı şekilde, istekleri de çoğunlukla reel hayat ile sınanmadığı için yapaydır, anlıktır. Sınanmak ile kastettiğim şey; empati yapabilme yeteneğinin gelişmemiş olmasının yanısıra, kendisiyle ve başkalarıyla arasına sınır koyabilme yeteneğinin de gelişmemiş olmasıdır. Subjektif algıları, onu sürekli yeni hatalara sürükler. Böylece Eysenck`in yukarıda alıntıladığım “kötü organize olmuş kişilik” özelliği ortaya net olarak çıkmış olur, diye tahmin ediyorum.

Duygusal dengesizlik yaşayan insanların -farkında olarak ya da olmayarak- özellikle kullandıkları bir savunma veya saldırı stratejileri vardır; karşısındakini suçlamak. Ya da pasif, edilgen olmak. Olup biten bütün her şeyden dolayı mutlaka suçlayacakları bir kişi, bir olay, bir düşünce akımı veya bir sistem vardır. Hatanın kendisinden kaynaklanıyor olma ihtimali üzerinde düşünme ihtiyacını duymaz, çünkü insanın kendi üzerinde düşünmesi, davranışlarının yanlış veya eksik taraflarını fark edebilmesi, kendi üzerinde düşünme yeteneğinin, iç gözünün açık ve aktif olmasını gerektirir. Düşük eşikteki nörotik karakteriçin okumak, düşünmek, anlamak, değerlendirmek, uzun süreli kararlar almak, zahmetli bir süreçtir. Bunları yapmaz. Daha çok görsel bir algılamaya sahiptir. 

Duygusal denge yeteneği çok çok daha düşük ve gelişmemiş olan nörotik karakterler, hayatlarında derin sorunlar, girdaplar, yarılmalar, yaralanmalar ile ağır deneyimler yaşarlar. Ne zamanki derin bir kriz içinde debelenirler, o zaman başkalarıyla arasına sınır koymayı ve duygularını kontrol etmeyi, isteklerini realist bir çerçevede yeniden düzenlemeyi öğrenirler. Eğer yaşadıklarından ders çıkarıp, dönüp o güne kadar yaşadıkları „hayat bilgilerine“ reflektif yaklaşımı becerebilirse…

Nörotik karakterin özellikleri

  • Çok çabuk rahatsız olurum
  • Çabucak öfkelenirim
  • Çabuk strese girerim
  • Çabuk üzülürüm
  • Sıklıkla ruh hali değişimleri yaşarım
  • Genellikle keyifsiz hissederim
  • Gelişmeler hakkında endişe duyarım
  • Bedensel ağrılarım çoktur (baş ağrısı, baş dönmesi, mide ağrısı)

Bu karakterin, yabancı insanları algılamak ile kendini algılamak arasında ciddi sorunları, sıkıntıları vardır. Örneğin başından geçenleri, yaşadıklarını objektif olarak değerlendiremez, hep subjektiftir ve kendisi hayata nasıl bakıyorsa, aynısını diğer insanlardan da bekler. Fantezi/hayal dünyasında yaşıyor gibidir. Yabancı insanları kendi „bildiği“, hissettiği gibi algılar. Bu noktada aslında „mental hastalık“ denen durumu yaşar. Diğer bir deyişle, zihinsel üretimi minimum seviyededir. Peki hayatını nasıl sürdürebiliyor? Düzenlenmemiş duygularıyla, Maslow Piramidi`nin temel ihtiyaçlar basamağında yaşıyor hayatı; yemek, barınmak, çalışmak ve sexualite. 

Romantize edilmiş ya da idealize edilmiş bir hayat anlayışları vardır. Sanatçıları, politikacıları, yani sahnede olan insanları, gözlerinde çok büyütür, yere göğe koyamazlar. Kolay beğenir, kolay vazgeçebilirler. Medyanın ve ideolojilerin etkisine çabuk kapılırlar. 

Toplumda nörotik eşiği çok çok düşük insanların sayısı fazla ise; muhtemelen o toplumda sosyal yansıma şöyle olur; öfkeli insanlar, kolektif düşman algısına sahip olurlar, barınmak için ev dedikleri şey, kutsal vatan toprağı olur, çalışmaktan anlayacıkları şey, ideolojik devletin kutsal çıkarına dönüşür, sexualite, sapıklığa ve tecavüze evrilebilir. Liderleri de çoğunlukla bir diktatör olmak zorundadır.

Nörotik karakter, melankoli, bunalım ve depresiv ruh halini kolaylıkla yaşayabilir ve depresyona girmesi halinde, en ağır depresyon olan major seviyede yaşar. 

Bu karaktere sahip olan erkek ve kadınlar, beraberliklerinde ciddi sorunlar yaşarlar. Çünkü ne kendilerini gerçekten tanıyabiliyorlar ne de birlikte yaşadıkları partnerlerinin karakterini biliyorlar. Sorunları olduğunda, konuşarak çözüm aramak, profesyonel destek almak yerine, baskı ve şiddete yönelirler. Bu baskı ve şiddet psikoloşik de olabilir. Kendileri sorunlu oldukları gibi, hayata kendilerine benzer sorunlu insalar dünyaya getirmeleri de muhtemeldir. 

Karakterin diğer ucunda duygusal dengebulunur. Duygularının farkında olan, duygularını kontrol edebilen, hislerini rahatlıkla ifade edebilen karakterdir. Stabil, dengeli bir tarzları vardır. Daha zor üzülür ve daha az negatif duygusal reaksiyon gösterirler.

Yazımı olumlu bir cümle ile noktalarsam şunu ifade edebilirim; nörotik karakter de hemen hemen diğer tüm karakterler gibi değişme ve gelişme kapasitesine sahip bir karakterdir. Yaşadığı buhranlı ve depresyonlu deneyimlerden sonra, stabil ve duygusal dengeyi kurabilmesi olanaklıdır. Bunun için profesyonel danışmanlık veya psikoterapi desteği alması yararlı olacaktır.

Rohat Miran

Psikoterapist

www.rohatmiran.com