Kişiliğimizi geliştirilebiliriz

 

Kişiliğin gelişimi, insanın ömrünün biteceği güne kadar devam eden bir süreçtir. İnsan, son nefesini vereceği güne kadar, sürekli bir değişim içinde olur. Fakat kişinin kendisi bu değişimi algılayıp fark edemiyor olabilir. Yaşadıklarının olumlu ya da olumsuz etkisi altında kaldığını, bir tıkanma yaşadığını biliyordur. Bu ama kendisinde bir değişime ihtiyaç duyulduğunun  farkında olduğu anlamına gelmiyor. Demek istediğim, kişiliğin gelişiminin bilinçli bir istek ve farkındalıkla mümkün olabileceğidir. 

Kişiliği tanımlamak oldukça karmaşıktır. Ama ben şöyle basitçe formüle edeyim. Kişilik; karakter (genetik ve sosyal) ve mizacın (sosyal) birlikte oluşturdukları üst bir tanımlamadır. Çoğu zaman bu kavramların birbirinin yerine kullanıldığını bilmenizi isterim.

“Ben hiç değişmedim” demek, tutarlı bir karakter ve ahlaki sorumluluğa sahip olmak anlamında kullanılıyor olsa da biopsikososyal anlamda psikolojik ve sosyal değişime direnmek olarak algılanmaya daha açıktır. Dolayısıyla, evet kişilik değişir ve geliştirilebilir.

Kişiliğimizin degişmeyen yönleri elbette var ve bu yönümüz, bizi “kendimiz” yapan ve diğer insanlardan ayıran özelliklerimizi teşkil ediyor. Daha önceki yazılarımda ele aldığım ve gelişim psikolojisi uzmanlarının üzerinde anlaştıkları “beş temel karakter”in hemen hemen doğumla birlikte ebeveynlerimizden bize aktarılan genlerimizde varolduklarını ve bunları geliştirmenin mümkün olabileceğini ifade etmiştim. Bunlar; dışa açıklık, sorumluluk, vicdanlı (uyumlu) olmak, nevrotik (duygusal) ve uyumlu karakterler. Doğumla beraber, yani kalıtımsal olarak ebevenylerimizden edindiğimiz karekteristik özelliklerimiz çoğunlukla değişmeden kalır. Kişiliğin yüzde altmışı genetik özellikler taşır, geri kalan yüzde kırkı da sosyal hayatın içinde şekillenir. Biz insanlar, hayatımızın bu yüzde 40´lik bölümünü olağanüstü bir çaba, bilgi ve deneyimlerle anlamlandırmaya çalışırız. Bunun yanısıra, hayatta yaşanan çok ağır sorunlar; ölüm, yaralanma, işkence, doğal felaketler, tecavüz, zorunlu sınırdışı edilmek, ayrılık vs.insan mizacında ciddi değişikliklere neden olabilmektedirler.

Kişiliğimize yönelik bilinçli olarak yeni formlar kazandırabiliriz. Bunun için, kendimizi geliştirmeyi ve değiştirmeyi sevmemiz gerekiyor. Kendini degiştirmek ve geliştirmek bana göre, yeryüzünde cennetin giriş kapısı niteliğindedir. Çünkü hayatı bilinçli, duyarlı ve hisli yaşamımızı sağlayacak tek araç, kendimizi, kendi patansiyelimizle yeniden varetmek olacaktır.

 Bu değişimden anlaşılmaması gereken şey, bir insanın, bambaşka bir insana dönüşecek olmasıdır. Hayır. Sadece kendi negatif ve eksik kişilik özelliklerine, yani kendi mizacına pozitif ve yeni bir form kazandırmak olarak anlaşılmalıdır. Bu anlamda, karakterimizi hemen hemen doğumla birlikte oluşan, benzetmek doğru olursa, boş, mobilyasız bir oda şeklinde fotoğraflandırılabilirim. Mizaç ise, bu odanın huzurlu ve kullanışlı düzenlenmesi olarak anlaşılabilir.

Örneğin, eşine, çocuklarına şiddet uygulayan bir babanın oğlu iseniz, şiddeti “normal” olarak algılayabilirsiniz. Bu sizin mizacınız olur. İleriki yaşlarda, eşinize ve çocuklarınıza şiddet uygulamasanız bile, şiddetin -yeri ve zamanı geldiğinde- uygulanabileceği “kabul edilebilir” olacaktır sizin için. Dolayısıyla burada değişmiş bir mizaçtan bahsetmek mümkün değil, tam tersine, pusuda bekleyen, zamanı geldiğinde hatırlanacak, işlenmemiş, yapılandırılmamış, üzerinde çalışılmamış bir karakterden bahsedebilirim. Yaşanılan psikolojik sorunların pek çoğunun arkaplanında gelişmemiş, düzenlenmemiş, yeniden yapılandırılmamış eksik kişilik gelişimi bulunur. Kişilik gelişimi, aynı zamanda başkalarından öğrenilen davranış modelleriyle aramıza sınır koymamazı sağlar. Bu anlamda kişilik gelişiminin üzerinde durmak ve bunu içselleştirip, yeniden düzenlemek hiç de korkulacak bir değişim değil. Bilakis, kendi „ben“ konseptini oluşturmaktır. Kişi böylece aktif ve kendi hayat tarzına müdahale edebilir olacak ve bağımsızca kendi karakterini oluşturabilecektir. 

Başkalarıni tanımanin ilk şartı, kendini tanımaktır. Başkalarından korunmayı öğrenmenin ilk yolu, kendini korumaktır. Başkalarından darbe almamanın ilk koşulu, kendine değer vermektir. Başkalarını değiştirmenin ilk şartı, kendini değiştirmektir. Eğer birilerini değiştirme çabanız varsa, bu aslında sizin kendinizin değişime ihtiyacanızın olduğunun sinyalidir. Bunu anlamanın, kabul etmenin oldukça zor, itici ve rahatsız edici olduğunu biliyorum. 

Şimdi kişiliği geliştirmenin üç temel başlığını ifade etmek istiyorum.

  • Kendini tanımak
  • Kendini kabul etmek
  • Kendini değiştirmek 

Kendini tanımak: Hiç de kolay değildir. Sürekli değişim içinde olan biz insanların kendimizi tanıyor olmamızın zor olduğunu ifade edebilirim. Kendini tanımanın ilk basamağı, her ne olursa olsun, kişinin kendisine karşı dürüst olmasıdır. Bugüne kadar kendisi hakkında edindiği fikirlerini bir kenara atıp, düşündüğü, bildiği herşeyin arkaplan nedenlerini yeniden mercek altına almaktır. Şu tür soruları kendimize sorabiliriz. Ben nasıl “ben” oldum? Bugüne kadar yaşadıklarım beni nasıl biçimlendirdi? Zihinsel ve ruhsal algım, bana mı ait yoksa ailemin bir “ürünü” müyüm? Yaşadıklarım, başımdan geçen şeyler nedeniyle ne tür ruhsal savunma reflexleri ve davranış kalıpları geliştirdim? Yanısıra, kendini gözlemlemek; kendi davranışlarının ve düşüncelerinin üzerinde düşünüp, herhangi bir gelişme, olay karşısında geliştirdiği düşünce ve davranışın kontrollü mü yoksa kontrolsüzce bir reaksiyon mu olduğunun farkında olmayı içeriyor. Bu noktada mizacınızla bağ kurmuş oluyorsunuz. 

Kendini kabul etmek: Ikinci adım, içinde bulunduğumuz aktuel durumu olduğu gibi, hem hataları ve hem de zayıflıklarımızı olduğu gibi kabul etmektir. Kendimize karşı azami ölçüde gerçekçi ve dürüst olmak, sihirli bir anahtarın elimizde olması gibidir. Ayrıca hemen ifade edeyimki, kendine ve başkalarına karşı dürüst olmamak, yani hem kendine ve hem de başkalarına yalan söylemek, psikoloji bilimine göre ruhsal bir hastalıktır, antisosyalliktir. İçimizdeki gerçek güce, gerçek değere, gerçek kendimize içsel tutarlılıkla ulaşabiliriz. Bu aynı zamanda iç dünyamızla dış dünyamızın uyumunu sağlayacaktır. “Ben buyum, ben böyleyim” gibi bir yaklaşım oldukça kolaycı ve değişime direnmek şeklinde olacaktır. Bu tür bir yaklaşım bir sonraki evreyi engelleyici nitelikte olacaktır. Özellikle kişi kendi hatalarını hem olduğu gibi kabul etmeli ve hem de paralel olarak reflektif (eleştirel farkındalık) düşünmeli; bu yaşadığım şey, beni nasıl etkiledi, bana aynı şekilde davranılmış olsaydı, ben kendimi nasıl hissederdim?, gibi sorular, kabullenişin yanısıra, değişime açık kapı bırakacaktır.

Kendini değiştirmek: Bu oldukça uzun bir yoldur. Belki de en zor olan üçüncü aşamadır. Burada sözkonusu olan, ebeveyn ve sosyal çevreden edinilmiş rol modellerini, kalıp davranışları ve edinilmiş alışkanlıkları terketmeye hazır olmak ve  yeni hedeflere konsantre olmaktır. Bugüne kadar ertelenmiş olanı denemeye hazır olmak ve bunu da uzman kişilere danışarak yapmaktır. Bunu araba kullanmayı öğrenmeden, direksiyona geçmeye benzetebilirim. 

Çok zor bir süreç olduğundan, hemen hemen herkes kendisinden önce karşısındakini veya “dünyayı” değiştirmeye daha eğilimli olur ve çok rahatlıkla öğütler de verebilir. Karşısındakini değiştirmeye çalışmak, kendi kendini manüple etmek tutumudur ve kendisiyle yüzleşmeyi ertelemektir. Kaba bir narsizmi (hastalıklı derecede kendini sevmek) barındırır. Yukarıda ifade ettiğim gibi, bir başkasını asla değiştiremezsiniz. Bu yanılgılı bir hevestir. Kendini değiştirmek için, güvenebileceğiniz bir başkasına ihtiyacınız olacaktır. Çünkü değişmek ürkütücüdür, kişi bilmediği bir “şeye” dönüşeceğim kaygısı taşıyacak ve çekinecektir ki bu son derece normaldir. Dolayısıyla, sizi gözlemleyecek ve gelişmelerin üzerinden bilimsel analiz yapabilecek profesyonel destekçiler gereklidir.  

Hepinizin bildiği bir cümleyle bitiriyorum yazımı; değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.

Rohat Miran

Psikoterapist