Yazılarım

Ana Sayfa / Yazılarım

erkeklik semptomları

Araştırmalar, kadın ve erkeklerin, bedenlerinin ve psikolojilerinin sinyallerini çok farklı algıladıklarını ve anlamlandırdıklarını gösteriyor. Erkekler, kadınlara kıyasla psikolojik sinyallere çok az tepki gösteriyorlar, yani pek de ciddiye almıyorlar. Daha da ilginç olanı, ruhsal sinyalleri; huzursuzluk, sıkıntı, kaygı (gelecek kaygısı), endişe (belirsizlik), kızgınlık, çökkünlük gibi kendisine ne olduğunu, bugüne kadarki bildiği ve anladığı kelimelerle anlatamıyor oluşları, yani kelimenin tam anlamıyla, kendilerinin ruh hallerini anlatacak kelimeleri bulamayışları, erkeklerin bir çoğunu öfkelendiriyor. „Kafayı oynattıklarını“ düşünüyorlar. Psikolojik sinyalleri, erkekler algılasalar bile daha çok, kadınsılığı çağrıştırıyor gibi  geliyor onlara ve bu erkeklerin kırmızı çizgisi. Tabiki anlaşılır bir durum ama bu yanlış bilgi veya yanlış duyumlar gerçeğin kendisi deüil. Bunu bir önceki yazımda da ifade etmiştim. 

 

Dışarıya yönelen erkek depresif olabilir mi?

 

Erkekler, depresif olduklarında bunu en son kendileri farkediyorlar. Ki depresyon, bir duygu bozukluğu hastalığıdır. Özellikle negatif duyguların sarmalında bulunan kadın ya da erkeğin yaşadıkları üç aşamali ve bir ruhsal-duygusal çökkünlüktür. Böyle durumlarda, erkek bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyor ama ne olduğunu anlayamiyor, bilemiyor. 

Eğer bu yolunda gitmeyen şeyler, bir de ruhsal baskı yaparsa, bu durum erkekler tarafından özellikle bastırılıyor, hatta basite alınıyor, küçümseniyor ya da başka anlamlar yükleniyor. Işte böylesi bir durumda erkek, çoğunlukla dışarıya yöneliyor.

 

Erkekler, depresif dönemlerde  kendilerini çoğunlukla „erkeksi“ olmadığını sandıkları duygulardan korumaya çalışıyorlar. Fakat bastırdıkları duygularıyla (sexuel tercihin değişimi olarak algılanmasın) ne yapacaklar? Bu durum tam bir muamma. Bastırdıkları olumsuz duygular ile başetmeyi beceremiyorlar çoğunlukla. Bildikleri tek yöntem, dışarıya yönlendirme, dışarıya aktarma yöntemi. Kişisel duygularını, duygusal ihtiyaçlarını, duyumlarını, içsel çelişkilerini dışarıya yönlendiriyorlar. Bu da; yoğun iş hayatı, spor, alkol, sex, dijital oyunlar, kumar, suskunluk, rasyonel nedenlere dayali öfke (etnik ve siyasi çatışmalara yönelme, ideoloji), antisosyal davranışlar, otonom kalmak, şiddet ve suç islemek şeklinde olabiliyor. 

 

 

Her şey kontrol altında.

 

Erkeklerin özellikle duymak istedikleri sihirli cümle bu. 

 

Erkekler için baskı altına alınan duygu durumunun geçici olumlu yönleri de olabiliyor. Örneğin, o güne kadar olduğu gibi yine eski tarz yaşama devam edebiliyorlar, biraz alaycı yaklaşım gösterebiliyorlar, biraz fazla alkol içebiliyorlar, kendilerini biraz ilişkilerden geriye çekebiliyorlar, eğer psikolojiden de biraz haberleri varsa, fitnese gidiyorlar, ama hiç kimsenin kendilerine gerçekte ne olduğunu, ruhsal dünyalarının nasıl olduğunu bilmelerini asla istemiyorlar. Bu onların kendi kendilerini koruma yöntemi veya taktiği. Fakat en nihayetinde, uzun süre bastırılan depresyon, bir zaman sonra gün ışığına çıkıyor tabi. Işte en son çıkıştan önce, ya gerçekten profesyonel destek alıyorlar, ya intihar düşünceleri oluşuyor ya da eslerinin üzerinde bir yük olarak hayata devam ediyorlar.

Rohat Miran

 

 

 

 

 

Duygusal yetkinlik (EQ) / Rasyonel yetkinlik (IQ)

Bir çok kaynak, bireyin kendisini duygularından arındırmasının, rasyonel veya mantıksal düşünmesinin/davranmasının kendisinin yararına olduğunu tavsiye eder. Duyguların ise,-ki çoğunlukla bunların neler oldukları bilinmeden- duygular küçümsenerek, önemsizleştirilir ya da yanlışlar yaptıran belirsiz bir alan olduğuna işaret edilir.  

Internet üzerinden iletişimin hız kazanır oluşundan bu yana insan hayatında duygular, daha bir görünür oldular, şekilleştiler. Örneğin duyguları şekilleştiren „emoji“ ya da „smiley“ ile birlikte gündelik hayatın içinde çok sık – görsel ya da sözlü -kullanılan figürler/kavramlar oldular. Böylece, duyguların şekli, rengi ve etkisi de görünür oldu. Bundan çok daha önce ise, türkçe diline „duygusal zeka“ olararak çevrilen bir kavram ortaya çıktı, kavramın fikirsel sahibi Daniel Goleman. Aynı adlı bir kitabı da var. 

Rasyonel algı ya da düşünceye ne oldu peki? 

Rasyonel düşünce, halâ güçlü ve baskın. „Modernizm“, belki de rasyonel düşünüşün en sihirli ve hastalıklı kavramı olarak sürekli yeni destekler buluyor ve güçlendiriyor. Bu kavramın etki alanına, yapiıması veya değiştirilmesi istenen her şey dahil edilebilir. 

Rasyonel düşünceyi kötülemiyorum, hayır. 

Empati yoksunu olduğunu ve eksik olduğunu ifade etmek istiyorum. Hatta bir adım daha ileriye taşıyıp, rasyonel düşünüşün, algılayışın, stero erkek merkezli bir düşünüş ve algılayış olduğunun altını çizmek istiyorum. Bunu tartışmak isterim doğrusu, özellikle stero erkeklerle. 

Duygusal yetkinliğin/farkındalığın, gelişim performansının rasyonel(zihinsel) yetkinlik kadar hızlı gelişememesinin ana nedeni; duygusal yetkinliğin, ego´dan daha zayıf olmasından kaynaklanıyor olabilir, diye düşünüyorum. Egoizm, öğrenilen bir şey değil, kendiliğinden ortaya çıkan, yüzeyde bulunan bir duygu. Kızgınlık gibi, üzüntü gibi vs. Egoizm bu arada çok ciddi bir maskedir. Devasa sevgi ve ilgi boşluğu olarak ruhun derinliklerinde durur. 

Sevmek duygusu ama yüzeyde duran bir duygu değil. Sevginin çok kolay edinir bir duygu olduğunu sananlar çok büyük bir yanilgi içindeler. Sevgi ifade edilmediği ve manevi olarak verilmediği sürece, yerinden kıpırdamaz, hatta yokluğu insanı hasta yapar. Borderleine kişilik bozukluğu bu konuda „Großglockner“* gibi önümüzde duruyor. Sevginin, öncelikle iade edilmiş, verilmiş olması gerekiyor ki ortaya çıkabilsin. Ama Ego tam tersine, öncelikle almayı ve sahip olmayı istiyor.  

Zordur yani duyguları keşfetmek. Uzun ve meşakketli bir yoldur „zihinden ruha“ ulaşmak. Yüzmeyi öğrenmeye benzetebilirim; eğer yüzmeyi bilmiyorsanız, 1 metrelik suyun içinde dahi boğulabilirsiniz. Ama eğer yüzmeyi biliyorsanız, öğrenmişseniz, okyanuslara da dalsanız, sorun olmaz. Önce öğrenmek gerekir yani. Benzer şekilde, kişi kendisinde var olan duyguların farkına varabilir ve adlarını koyabilirse, duygularını kendi yararına kullanabilir. Türkçede karşılığı olmayan „self-kontrol“ bu anlamda insanın kendisinde olması gereken, öğrenilmiş olması gereken bir pusuladır örneğin. Okullarda öğrenilmez, öğretilmez. Bu anlamda okullar niye var, onu da bilmiyorum. 

Duygusallığın kurbanı olmak kadar, mantıksallığın kurbanı olmak da mümkün. 

Bunun için sözü uzatmadan bir iki anahtar başlığı buraya aktarmak istiyorum. Konuya ilgisi olanlar bu başlıkları daha önce de başka alanlarda yine duymuş ve okumuşlardir. Onlar buradan ötesini okumayabilirler. 

Özgüven: Bu kelime öz+güvenden oluşuyor. Birşeyler çağrıştırıyor ama tam ne olduğu yine de belirsiz. Ben şöyle ifade edeyim. Bir: kendi karekter özellilkerini gerçekçi olarak bilebilmek,örneğin: Inatçı, meraklı, içten, yüzeysel, yaratıcı, katı, konuşkan, tembel, açık, içe-dönük, dışa-dönük, kırıcı, şakacı, sakin, dalgacı, vurdumduymaz vs. Iki: kendi duygularını anlayabilmek, ihtiyaçlarını bilmek,ıfade etmek ve yapamayacaklarının da farkında olmak. Burada önemli olan kendini iyi tanımak ve eksik ya da sorun yaratıcı yönlerinin üzerine ısrarla düşünüp açığa çıkarmak. Yani „ben özgüvensiz bir insanım“, demek de özgüven için atalabilecek sağlıklı bir ilk adım olabilir. 

Düşüncelerini kontrol edebilmek: Burada da önemli olan duygularını ve ruh halini iç-ses dediğimiz, monolog ile düzenlemek veya kontrol altına alabilmek. Yok etmek değil, kontrol altına alıp, düzeltmek. Bir ağacı budamak, ya da bir çiçeğin etrafındaki gereksiz otları temizlemek gibi. Bu yöntemle, duyguların esiri olunmaz, duygular kontrol altına alınır, yapıcı olarak düzenlenir. Bu aslında sınırsız bir okyanus gibidir. Kendi ruhunun okyanusunda korkmadan, yeni keşiflerde bulunup yüzebilmek gibi diyebilirim. Bu arada ne zaman yüzeye çıkmanız gerektiğini de öğrenmeniz gerekir. 

Empati: Sanırım, çok kullanılan ve üzerinde en az düşünülen bir kavram bu. Öyle sihirli ki kişiliğin bir parçası olması başarıldığında, sınırsız bir huzur ve barış ortamında olabilmek mümkün. Bir kişinin, bir kültürün, bir hayvanın ruhsal, algısal varlığının içine dahil olmak, bir an onun gerçeği, onun ihtiyaçları ve onun perspektifiyle algılayıp, onun kabul ve redlerini hissederek onu öylece olduğu gibi kabullenmek ve aynı şekilde kendisinde hissetmek olduğunu ifade edebilirim. Hakeza, bir başkasının da sizi aynı şekilde algılayıp, kabul etmesi gerekmektedir. Sanırım bu yapıldığında, tanrısal bir algıyı ve gücü insana kazandırabilir. Ama yapmacık değil, saygı ve gerçekçi bir yaklaşım gösterilerek yapılabilirse.

Iletişim Becerisi: Duygusal algılayışın/yeteneğin önemli bir başlığı da budur. Çok insanla iletiçim kurmayi kastetmiyor bu başlık. Kendini net ve açık ifade edebilmeyi ve karşısındakini de ayni şekilde dikkatle ve değer vererek dinlemeyi içeriyor. Sanırım bu bir çok insan için tahammülü zor bir durum. 

*Avusturya´nın en yüksek dağı

Rohat Miran

 

 

 

Depresyon ve erkekler

Çok uzun yıllar boyunca, epidemiyolojik alanda (hastalıkların nedenlerini araştıran ve önlemlerini planlayan tıp alanı) depresyon, yalnızca kadınlarda rastlanan bir hastalık olarak algılandi. Erkeklerin depresif durumlarda, doktorlara başvurma oranı son derece düşük oldu. Ki hala da öyledir. Ancak 80´li yıllarda şüpheler sonucu ortaya çıktıki, uzmanlar erkeklerdeki depresyon teşhisi konusunda yanlış teşhis uyguluyorlar. Erkekler, depresyona girdiklerinde, danışmanlık ve terapiler için değil, doktorlara fizyolojik veya bedensel rahatsızlıklarından dolayı başvuruyorlar.

Batı toplumunda bu durum görece değişmişken, doğu toplumunda erkekler hala daha henüz yolun başındalar. Ruhsal bakış açısı ve algılayışın, „tanrısal“bir alana havale edilmiş olması, ruh bilimi ve psikolojinin doğu toplumunda gelişimine pek de şans tanımamış, tanımıyor. Düşünün, Türkiye´de üniversite seviyesinde bile, hala, psikoloji ceviriler üzerinden öğreniliyor ve öğretiliyor. Psikoloji, kendi yerel sorunlarına inebilmiş değil daha. Örneğin;Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Türkiye´de hala yerelleşebilmiş değil. „Psikoloji“dendiğinde ise, daha çok çocukların anlaşılması ve çocuk davranışlarının anlamlandırılması öne çıkıyor. Psikoloji adı altında, daha çok pedagojinin alanına zihin yoruluyor. Bu elbette önemli ama kendi ruhsal durumundan bihaber ebeveyn, çocuğunu ne kadar anlayabilir diye de bir soru gelip akla takılıyor. 

Neyse, konumuz, erkeklerin depresyonu  kadınlardan farklı yaşadıkları üzerine, konuyu eleştirel bir boyuta evriltmeden, tekrar döneyim.

Erkekler farklı „üzülüyorlar

Depresyonun en temel farkedelir hallerinin; karamsarlık, ilgisizlik, negatif düşünceler ve uykusuzluk olduğu ve bunun kadınlarda veya erkelerde aynı şekilde yaşandığı biliniyor. Fakat erkeklerdeki bu belirtilerin yanısıra, aynı zamanda saldırganoldukları da ortaya çıktı. Saldırgan, gergin ve tedirgin ruh hallerinin, aslında derin öfke, huzursuzluk ve mutsuzluk duygusundan kaynaklandığı anlaşıldı. Bu ruh hali içerisinde olan erkeklerin, normalin dşında reaksiyonlar gösterdikleri, küçücük detaylar için, olağandışı patlamalar yaşayabildikleri farkedildi. Hemen akabinde, tutumlarından dolayı, derin üzüntü ve pişmanlik duyuyor olmaları da uzun yıllara dayanan gözlemler sonucu ortaya çıktıki; erkeklerde depresyon farklı yaşanıyor. Kabul edilir olmayan bir başka yansıması da bu durumdaki erkekler evliyseler; eşlerine, arkadaş iseler; kız arkadaşlarına yönelik doğrudan şiddet uygulayabiliyorlar. 

Böylesi bir nöbet durumunda, kalpleri hızla çarpıyor, nefes almakta güçlük çekiyorlar, yüzleri kıpkırmızı oluyor, başları dönüyor, terliyorlar, titriyorlar ve sonunda öyle bir duygu sarmalına kapılıyorlarki, kontrollerini tamamen kaybediyorlar. 

Kadının fiziksel olarak erkekten daha güçsüz oluşu, erkeğin kadına yönelik şiddet kullanmasının da bir başka nedeni olarak görülebilir. Kadınlara şiddet uygulayan erkekler; genellikle kendi duygularının ve ruhsal sıkışmışlıklarının farkında olmayan, bedenin ve ruhun verdiği mutsuzluk ve huzursuzluk tepkilerini anlamlandıramayan, kendilerine ne olduğunu anlayamayan erkeklerdir. Doktor, mühendis, okumuş veya okumamış olmaları bir şey değiştirmiyor; erkeklerin çogunlugunun alexitimi içinde bulunuyor olmaları, kadınların vahim bir „yaratik“ile karşı karşıya kalmalarına neden oluyor. 

Bazı erkeklerin, kendi öfkeli ve saldırgan hallerinin kurbanı olduklarını da buraya eklemek istiyorum. Başkalarına (daha güçlü erkeklere veya gruplara) saldırmaktan da geri durmazlar ama çoğunlukla kendilerini koruyamazlar, bu defa kendileri şiddete maruz kalırlar. 

Yanısıra erkeklerde depresyon, bedensel rahatsızlıklar da gösterir; kalp çarpıntısı, göğüs kafesinde ruhsal daralma, sıkışıklık, nefes almakta zorluk çekmek, ya da vücudun farklı bölgelerinde kendisini hissettiren ağrılar. Bu rahatsızlıkların bedensel ve fiziksel nedenleri bulunamazsa, ya da bedensel terapiler ile iyileşmezse, o zaman kesinlikle depresyondan şüphe duyulabilir.

Erkeklerdeki Depresyonun karektiristik özellikleri

sinirlilik, tedirginlik ve keyifsizlik

Duygusuzluk veya duygu kontrolünde düşüklük 

Çabuk öfkelenmek ve bastırılamayan kızgınlık

Suçlayıcı olmak ve kindarlık yapmak

Stresi tolore edememek

Tehlikeli riskler almak

Sosyal uyumsuzluk gösteren davranışlar

Yüksek cezaları gerektiren durumlara açik olmak

Çok fazla alkol ve uyuşturucu kullanmak

Genellikle kendisinden ve kimseden memnun olmamak

Ruhsal çöküntü içinde olmak

Kendisinin engelleyemediği sürekli bir üzüntü içinde olmak

Uykusuzluk

İlgi kaybı veya önceki ilgi alanlarını kaybetmek

Alakasızlık

Sürekli başarısızlık korkusu

Sürekli suçluluk duygusu

Nedeni bedensel olmayan ağrılar

İntihar düşüncesi

 

Erkekler depresyon üzerine konuşmazlar ya da gizli depresyon yaşarlar

Erkekler, kadınlardan çok çok daha zor doktor veya danışmanlarla depresyon üzerine konuşurlar ya da konuşmazlar, demek daha doğru olur. Ruhsal çöküntülerini daha çok sosyal çevreye veya bedensel rahatsızlıklara, yorgunluk veya uykusuzluğa bağlamayı yeğlerler. Bunu yukarda ifade etmistim. Şimdi bunun nedenini de yazayım; önyargılarla sosyal çevreler tarafından „delilik“olarak damgalanmış depresyon ve psikolojik hastalıkların, zayıflık olarak veya „deliliğe evrilen kapı“olarak algılanıyor olması, erkeklerin depresyon teşhisini daha zor kabullenmelerine neden olmaktadır. Depresif rahatsızlık öngördüldüğünde ise; „eyvah ben deliyim galiba“deyip,  çoğunlukla destek alımını çabucak kesmekte ve „eski hayatlarına“ geri dönmektedirler. 

Sonuç olarak şunun bir anahtar olarak bir çok insanın elinde ve özellikle erkeklerin ellerinde bulunmasını isterim; depresyon bir hastalık değil, yanlış yaşanan hayata vücudun verdiği ruhsal ve bedensel bir tepkidir. Özellikle hayatlarının bir kismını anlatmayan, ifade etmeyen kadın ya da erkekler idealize ettikleri hayatı veya katlanmak zorunda oldukları hayatı gizli(mecbur) yaşarlar; bu yanlış yasanan ikili hayat, ağır ağır depresyonun taşlarını döşer. Nelerin yanlış gittiğini ise, alanında profesyonel olanlar algılatabilirler. Ve son cümlem. Erkekler, sandığınızdan daha güçlüsünüz ama ruhunuzun cennetini az hissediyorsunuz.

Kaynaklar:

 (1) Österreichische Ärztezeitung

 (2) Depression ist keine Krankheit – J.G.- Bütler

Rohat Miran

Yıkıcı eleştiri ya da içimizdeki „zabıta“

Hem kendi kendine hem de dışarıya yönelik eleştirel olmanın olumlu yönleri elbette var, herşeyden önce insanın degişiminin ve yeni hedefler edinmesinin zeminini hazırlar. Kişinin çoğunlukla bir başkasının görüş ve düşüncelerine bağımlı olmadan, kendi kendine yeterli olmasını sağlar. Peki ama eleştirinin sınırları nelerdir? Ne zamandan sonra hem kendisi, hem de dışarıya yönelik yıkıcı olurlar? 

Başlıktan da anlaşılacağı üzere, eleştirinin iki alt-içeriği var; biri yıkıcı –negatif-, diğer yapıcı-pozitif- eleştiri. Sosyal çevreye hangisini yönlendirdiğimiz, ya da kendimiz ile monologlarımızda hangisini kullandiğimiz, tamamen bizim hayata bakış açımız, şartlanmışlıklarımız, hayatı algılama ve algıladığını yapıcı olarak geri verebilme perspektifimiz ile ilgili. Tabi özdeğer dediğimiz, kişinin kendisine değer vermesi veya kendisini değersiz hissetmesi de önemli bir etken. Yıkıcı eleştiri, aynı zamanda bir değersizleştirme prosesine de dönüşebilir. 

Yaşamın zorlukları, kariyeri sürdürebilmek/sürdürememek, varsılliğı sürdürebilmek/sürdürememek üzerine oluşan kaygı düşünceleri, beraberinde bazı duyguları da aktifleştiriyor. Geleceği tasarlayıp, bugünün olanakları veya olanaksızlıkları ile gelecekte hala aynı koşulların etkisinin altında/üstünde olacağını düşünmek, korku ve suçluluk duygularının aktifleşmesine neden olabilir. Korku ve suçluluk duygularının bulanık ruh halleri aktifleştiği o an´dan sonra da eleştiri yıkıcı olur ve kişinin özgüvenini, özdeğerini aşağıya çeker. Belki de kişinin o an´da elinde kendisini değiştirebileceği hiçbir “kaynak” kalmamıştır, çünkü bütün zihinsel, bedensel ve ruhsal yatırımını elindeki koşulların sürdürülmesine veya elinden kaybolup gitmemesine adamış olabilir. Bu ruh hali, kişinin içinde genişleyen ve derinleşen bir bataklık olarak da tasavvur edilebilir.

Yıkıcı –negatif-  eleştiri, yetişkinlik dönemine ait yukarıdaki haliyle ilk önce aile ortamında, daha sonra sosyal çevrede ve daha da ilerlemiş şekliyle içselleştirilerek kalıcılaşır. Kişinin kendisi ile dialoglarda veya monologlarda kullandığı; “ben yeterli değilim! ben yapamam! ben beceriksizim! başkaları benden daha iyi!”  vs. sözleri ile belki de ömür boyu sürer gider. Tabi bu durumdan kurtulmak mümkün. 

Eleştiri aşağıdaki çerçevede kalırsa yapıcı olur. Kişinin kendi kendisine yönelteceği bir iki soruya vereceği samimi cevaplar, zihinsel olarak netleşmesini ve eleştiriyi yapıcı kullanmasına yardımci olur. 

  • Ben hangi konuda iyiyim?
  • Ben hangi konuda ortalamayım?
  • Ben hangi konuda iyi değilim?

Bu çerçevede değil de, yetersizliklerin üzerine net ve cesaretle yoğunlaşmadan, daha da ileri gidilerek, salt sosyal statüler üzerinden hayat inşaa edilir ve yanısıra, monologların başına bir de eleştirel zabıta dikilirse, hayatımızın ilk yıllarından itibaren „ise“edindiğimiz „zabıta“ bu defa içimizde „karakol“ kurar. Yani kronik yıkıcı eleştiri ortaya çıkabilir. 

İçinde bulunduğumuz sosyal çevre önemlidir, hatta o kadar önemlidirki, değer yargılarımızın ve kişiliğimizin oluşmasına, kalıcılaşmasına olumlu/olumsuz doğrudan etki ederler. Sosyal çevre kendiliğinden oluşmaz; sosyal çevreyi oluşturan ana etmen bizim ilgi alanlarımız ve ilgili olmadığımız alanlardır. Yanısıra, sürekli hataları vurgulayan, eleştiren, küçük düşüren, kıyaslayan, olumlu yönleri desteklemeyen bir çevrenin varlığı veya kendinize ait bu özelliğin, -ki kendiniz de başkalarının sosyal çevresisiniz- bilgisayardaki „cöp kutusu“na benzer biçimde bir „tık“lamayla hemen konumları değistirilmeli. Çünkü onlar, içinizdeki „zabıta“nın karakolunda, „görevli“ olmaya hazır potansiyel taşıyorlar. Sanırım bu kötülüğü kendinize yapmak istemezsiniz. 

Zabıta ve karakol kavramları benim için oldukça itici ve kriminaliteyi ihtiva ederler. Bilgi, araştırma, empati, yetkinleştirme ve geliştirme varken, zabıta ve karakollara ihtiyaç duymak, bana ilkel geliyor. Bu yan cümlecikten sonra, olumsuz eleştirinin birkaç görünür halini ifade ederek bitirmek istiyorum: 

  • Kıyas. Sürekli ikili karşılaştırmalar veya yüzleştirmeler yapmak 
  • Hata yapmaktan korkmak veya hataları çok çok büyütmek 
  • Olumlu gelişme ve değişimleri ciddiye almamak 
  • Dar veya tek-yönlü düşünmek 
  • Genelleştirmek 
  • Ya hep ya da hiç düşüncesi

Eminimki bu başlıkları okurken bile caniniz sıkılmıştır. Yazarken, benim ruhum daraldı, bir ara eklemekten vazgeçmek bile istedim. Yıkıcı eleştirinin karşı kutbunda da narsizm bekliyor.

Rohat Miran/2017

Duygusal kırılma

Viyana-Bir süredir kırılan duygularımı, şaşkınlığımı, üzüntümü, öfkemi ele alacak bir yazı yazmaya uğraşıyordum, yazdım da ama yazı okunup bittikten sonra, akılda kalan şu oluyordu; „üzgünüm“. Iyi de başlığı koyup, hiçbir şey yazmamakla da olurdu bu.

Üzgündüm, duygularım bir kez daha kırılmış, sarsılmıştım. Üstelik yazamıyordum da. Böyle durumlarda her zaman yaptığım gibi hemen anadilime sarıldım, kederimin, üzüntümün, öfkemin ve acılarımın dilidir o. Onunla ne yazarsam yazayım; yasaklı olmasına, sevilmemesine, yetim, öksüz bırakılmasına, dşılanmasına ve korkulan bir dil olarak lanse ediliyor olmasına rağmen, o benim kederli ruhuma iyi gelir. 

Oturdum, hiç de kırılan duygularımla ilgisi olmayan bir yazı yazdım. Yazının adı; “neuronên nû ava bikin!” Dilimin cümlelerini bir merhem gibi sürdüm kırılan duygularıma. Zaten hep de öyle olageldi bugüne kadar.

Duygularım, siyasal red ve inkardan dolayı, ilk olarak dilimin aşağılanmasıyla kırılmıştı, alabora olmuştu. O günden bu yana ana dilimle mazoşist bir ilişkim var. O`nun yasaklı hali devam ettikçe, zaman zaman kapısına dikiliyorum ve birlikte hüznün yolculuguna çıkıyoruz. 

Ana dilim, anamin dili, anamdan bana kalan tek „sermayem“. 

Benim için, anadilimden uzaklaşmam ile annemden uzaklaşmam, annemle arama mesafe koymam ararasında  bir fark yok, aynı şey. Hayatımın ilk yıllarını ben, annemden öğrendiğim dil ile algıladım, ayrıştırdım ve ifade ettim çünkü.

Kendimden bahsederek yazıma başladım, çünkü bir çok insan gibi benim de hayatımda derin duygusal kırılmalarımın olduğunu ve bunun benim neredeyse bütün hayat serüvenimi sarıp sarmaladığını aktarmak istedim. Yazızı bititp yayına gönderdikten sonra bir rahatlama, bir rahatlama, bir gevşeme hissettim kendimde. 

Beni sarıp sarmalayan negatif ve kırılgan duygumu manipule ettim, negatif etkisini derinleştirmeden, bir başka duygu kayanağımı kullanarak pozitif bir yöne kanalize ettim. 

Duygusal olarak kırılmak, duygusal olarak yaralanmak, reddilmek, inkar edilmek, ciddiye alınmamak, aşağılanmak, değersizleştirilmek vs. bunlar hem bireysel ve hem de siyasal olarak yaşanıyor veya dışarıdan etkilerle yaşatılıyor. Üstelik duygusal kırılmalar, çok büyük felaketlere de yol açabiliyorlar. 

Tanrı´nın hediyesini kabul etmediği, ya da çok değer vermediği Kabil´in içinde biriken öfkeyle kardeşi Habil´i öldürmesine sebep olan kıskançlıktan tutun, Mem ile Zîn´in birleşmelerini her türlü hileyle engelleyen, Mem´i öldürüp Mem‘in sevgilisi Zîn´in de Mem´in mezarı başında taş kesilmesine sebep olun Beko´nun, Zîn´in vesayeti üzerine aynı yere gömülen cellat Beko´nun kanından oluşan ağacın damarlarının mezardayken bile Mem ile Zîn´in kavuşmasını engelleyen öfkesini, sevgisini ve mazur görülemeyecek duygusal kırılmışlığını düşünün.

Hitler´e 6 milyon Yahudi, Roma ve engellileri öldürten öfke, kin ve maruz görülemeyecek duygusal kırılganlığı düşünün. Aynı Hitler´in ikinci dünya savaşına sebep olması ve 50 milyondan fazla insanın ölmesine sebep olan duygu boşluklarını, duygu bozukluklarını veya maruz görülemeyecek duygusal kırılgınlıklarını düşünün. 

İsviçreli çocuk -aile- ilişkisi psikoloğu Alice Miller, Hitler´in babası Alois Hitler´in otoriter, aşağılayıcı ve vahşi yapısının Hitler´in kindar, yıkıcı, yakıcı ve talan edici karakterinin oluşmasına neden olduğunu ve kendisini babasıyla identifize ettiğini analiz eder. 

Doğduğumuz bölgenin, askeri ve siyasi kurucularının ruhsal yapısı bugüne kadar analiz edilmiş değil. Bilgi eksikliği veya manipulatif bilgiler ortalıkta dolaşıyor. Ortada kargaları güldüren resmi raporlar dışında, psikolojik analizler malesef yok. Sonuçlara değerlendirip fikir yürütmek mümkün ama bunlar spekülatif olur. Mesela, coğrafyada yaşayan farklı aidiyetlerin, neden bir tek aidiyet içinde eritilmesinin planlandığı, bunun şiddet uygulanarak hayata geçirilmesinin arkasındaki bireysel psikolojik yıkıntının ne olduğunun bırakın araştırılması, analiz edilmesi, patografik olarak düşünülmesi dahi istisna. 

Mitolojiden, efsanelerden, siyasal alandan, ikili ilişkilere dönelim. 

Bir çok psikolojik sorunun arka planında; eşler arasındaki çatışmalar, ebeveyn ile cocukları arasındaki çatışmalar, çalışma hayatındaki çatışmalar, değer verilmemiş eş, ignore edilmiş ebveyn, kritize edilmiş veya reddedilmiş çocuk, aşağılanmış çalışan veya aragont işveren vardır. Böylesi durumlar, doğrudan kişinin ruhuna nüfuz eder, kişinin kendi özüne olan saygısını zedeler, kişinin kendisine değer verilmemiş, saygısızlık edilmiş, benimsenmemiş, kabul görmemiş, anlaşılmamış hissetmesine neden olur. Ve bu da kişinin hem kendisiyle ve hem de çevresiyle uyumunu zedeler veya bozar. Çevresiyle ve kendi ruhsal dünyasıyla uyumsuz olan kişi, acı çeker, öfke duyar, kararsızlık bir girdabına düşer, sonuçta kişi, duygularının kırılmasına sebep olan kişiye karşı intikam duygusu geliştirir ve misilleme yapar. 

Görünmezden gelindiği ve duyguları ciddiye alınmadığı için uzun süreli didişme, inatlaşma  yaşar. Kimi zaman kişi bir başkası tarafından dışlanmasından dolayı anlaşılması çok zor olan, öfke ve aşağılama üzerinden savunma mekanizması gelistirir ki „ilişkilerarasi çatışma“ dediğimiz şey, tam da budur. Tam bir felaket çemberidir bu. 

  • Duygusal kırılma ilk olarak, başkası tarafından reddilmek ile başlar. 

Örneğin, geleneksel evlilik yapmak istemeyen bir genç kız vaya genç erkek ailesinin önerilerini dinlemez ve ailenin onay vermediği bir kişiyle evlenirse, ebeveynler tarafından duygusal kırılma yaşanabilir. Çünkü, genç kız veya erkeğin kendilerini reddettiğini, ciddiye almadığını düşünebilirler. Günümüzde artık bakıcı, koruyucu, çocukları için karar verici aile aşınıyor ve eriyor olsa da hala oldukça yaygın bir sosyokültürel gerçeklik olarak etki alanını koruyor. Bu tür duygu kırılması yaşayan ailelerin, özellikle kızlar söz konusu olduğunda, şiddete başvurduklarını ve kızın canına kastettiklerini hepimiz çok iyi biliyoruz. Burada aile ya da kız haklıdır, haksızdır tartışmasına zemin sunmak amacında değilim. Yapılan davranışın, insanlar üzerindeki etkisinin anlaşılır olması için bu örneği seçtim. Aynı durum, geleneksel evlilik yapmak istemeyen erkekler için de sözkonusu olabilir.

Yine, genç kız veya genç erkek istemedikleri halde, aileleri tarafından zorla evlendirilecek olurlarsa da, genç kız ve genç erkekte duygusal kırılma yaşanabilecektir. Ailelerine karşı öfkeli olacaklar ve belki de çok kısa sürede, evlendirildikleri kişiden ayrılacaklardır. Bu konuda Viyana´da ne kadar istatikler yapıldı bilmiyorum ama tablonun hiç de iyi olmadığını duyumlarımdan biliyorum.

  • Reddedilme; kişinin veya ebeveynlerin ruhlarında duyusal incinme, acı duyma, utanç hissetme, karamsar olma ve korku duygusunu doğurabilir.
  • Acı çekmek, incinmek, duygusal kırılma yaşamak, utanç hissetmek, karamsar olmak veya ortaya çıkan korku duygusu, kişinin kendisi tarafından kabul görmüyor, yani kişi, bilinçli ya da bilinçsiz kendi gerçeğini redddiyor, inkar ediyor, kabul etmiyor. Bu durum kendisinde çoğunlukla, özgüvensizliğin gelişmesine sebep oluyor. Fakat bu özgüvensizliği çoğu kişi, dışarıya yansıtmıyor, bilakis yapay bir özgüven yansıtıyor dışarıya. 

Genelde bunun farkedilmesi çok zordur. Benzetmek doğru olursa, kişi ruhsal bir maske takoyor duygularona ve hep mutluymuş gibi, özgüvenliymiş gibi, sorun olsa da önemli değilmiş gibi yaşıyor. Oysa böylesi bir savunma mekanizması, ruhsal kırılmayı, ruhsal incinmeyi daha da derinleştiriyor. Aslında henüz daha psikolojik hastalık olmayan bu duygusal incinme, kişi tarafından ciddiye alınma becerisi gösterilemediği için, psikolojik hastalıklara zemin hazırlıyor ve zaman geçtikçe psikolojik hastalığa dönüşme riski artıyor. 

Buradan anlaşılan şu olmalı; her duygusal reaksiyon veya mutsuzluk veya gerginlik her zaman için psikolojik hastalık değildir. Henüz belki daha bir krizdir ve kriz durumlarında, profesyonel psikolojik destek alındığında, ruhsal incinmeler, hastalıklara dönüşmeden bir şans olarak da değerlendirilebilir ve hatta buradan kişisel gelişme ve düşünsel, ruhsal dönüşüm şansı da elde edilebilir. 

  • Kişi duygusal kırılmayı ciddiye almayıp, dışarıya ve kendisine yönelik sorun yokmuş gibi davranmaya devam ederse, oluşacak olan ruhsal reaksiyonlar şunlar olabilir: öfke, aşağılama, çaresizlik, hayal kırıklığı ve kim ne derse desin, kesinlikle direniş. Kime karşı? Kendisine yardım etmek isteyenlere veya kendisiyle yüzleşmemeye karşı. Insanın kendisiyle yüzleşmesi demek, zayıflıklarını keşfetmesi veya onları kabul etmesi demektir. Zayıflıklarının farkında olmak ve ifade etmek, sade, yalın ve devasa bir güçtür.
  • Peki ruhsal kırılmayı ciddiye almayan kişinin davranışlarına nasıl yansıyor bu durum? Davranışsal olarak başkalarından öç almaya meyilli oluyor, şiddete başvuruyor ve ilişkilerini bozuyor. Ve kesinlikle yanlış beraberlikler ve evlilikler kuruyor.

Son cümle; duygusal kırılmalar ve incinmeler, toplumlar için de sözkonusu olabilir ve ağır catışmalara, soykırımlara kadar varabilir. Duygusal kırılmalar, hem toplumların hem de kişilerin ruhsal dengesini, iç huzurunu sarsar ve bozar.  

Rohat Miran

Ekstravertiert /Introvertiert karakterler

Kavram Isveçli analitik psikolojinin kurucusu, C. Gustav Jung´a ait. Bu karakter, kendi içinde Dışadönük/içedönük olarak iki alt başlığa sahip. Her ikisi de insanlararası ilişkilere, yani sosyal çevre ile ilişkilere göre şekilleniyor; içine doğdugumuz aile yapısı, arkadaşlıklar vs.  Yine ailemizden aldığımız genler de karakterimizin oluşmasında büyük bir role sahip.

Ekstravertiert ve Introvertiert birbirinin zıddı iki karakteri oluşturur. Biri dışadönük iken, diğeri içedönüktür. Bunları aşağıda daha detaylı açıklayacağım. 

Burada bahsedeceğim karakterler, daha önce de söylediğim ifade ettiğim gibi birer kişilik bozukluğu değilller,sadece kişinin kendisinde varolan yapısal özellikleridir. Karakter bozukluğu denebilmesi için bu özelliklerin sözkonusu kişinin hayatında sorun olmaya başlamış olması gerekir. Mesela kişi sırf ilgi odağı olmak adına, alakalı/alakasız her toplantıya katılıyorsa ve bu durum hem sağlığını ve hem de sosyal hayatını bozuyor ve huzursuz ediyorsa, o zaman karakter bozukluğundan bahsetmek mümkün. Ya da sırf ilgi odağı olmak için, yalan söylüyorsa, bu durumda da bir karakter bozuklugundan bahsetmek mümkün. Örnekler çoğaltılabilir.

Dışadönük karakterin kişilik bozukluğukonusunda en yakın olduğu tip, narsist ve histerik kişilik bozukluklarıdır. Fakat burada bu konuya değinmeyeceğim. 

Bundan sonra kişilik karakteri ile ele alacağım yazılarımda, her karakteri iki yönlü ele alacağım. Tıpkı bu yazımda olduğu gibi dışadönük- içedönük şeklinde olacak. 

Bunları yazmaktaki amacım, insanlararası iletişimin ve ilişkinin sağlıklı olmasına katkıda bulunmaktır. Ayrıca, psikolojik hastalıkile karakter arasındaki ayrımın belirgin ve net olmasını çok ciddiye alıyorum.

Extravertiert/Dışadönük karakterin görünür şeması

İlginin odağı olmak isterim”

“Ben partinin/eğlencenin can damarıyım”

„Kendimi en çok kalabalıklar arasında rahat hissederim“

„Konuşmaları ben başlatırım“

„Son sözü ben söylerim“

„Partilerde/eğlencelerde bir sürü farklı insanla konuşurum“

Yukarıda görüldüğü gibi, dışarıya, yani çevrenin ilgisine odaklı, onların beğenilerine göre tavır takınan, başkalarının beklentilerine göre konuşan, karşısındakinin duymak istediklerini çok çabuk kavrayan ve ifade eden ve dolayısıyla, dış çevreye bağımlı, dış çevrenin etkisine açık karakterdir. 

Yalnız kalmayı asla sevmezler; topluluk, ilişki ve kalabalık ortamları severler. Ayaküstü sohbetler (small talks) onların nefes borularıdır. Kısa süreli bir sohbette, bütün enerjilerini, karşısındakinin dikkatini kendisine yöneltecek şekilde konuşurlar ve olağanüstü olumlu bir izlenim bırakırlar. Karşısındaki kendisine hayran oldukça, daha fazla kendilerinden bahseder, karşısındakinde mükemmel bir izlenim bırakarak, yapacakları daha önemli işleri varmış gibi, verdikleri veya aldıkları enerji ile kendilerinden memnun bir şekilde  bir başka yöne kanalize olurlar. Anlattıklarının içinde gerçeklik payı olmakla birlikte, olmasını istedikleri özelliklerini yansıtırlar. Başkalarından duydukları cümleleri, gerçek içeriklerini bilmeden, kendilerine aitmiş gibi anlatarak, karşılarındaki insanı fethederler. Bu tiplere çabuk aşık olunur. Fakat ne yazıkki, uzun süre tahammülü zor insanlardır. İlişki derinleştikçe, yakınlaştıkça,asla ulaşılamazbir karakterin varlığı şaşırtıcı bir şekilde netleşir. 

Dışadönük karakterlerin ilk bakışta farkedilebilecek tipik özellikleri şunlar; özgüvenli, aktif, konuşkan, enerjik, neşeli ve optimist. Heyecanı severler, herhangi bir eğlence, hareket durumlarında anında „evet!“, ya da „hadi gidelim!“ derler. Grup içinde kendilerini öne çıkarmayı severler, grup içinde merkezde olmaya, farkedilir olmaya, beğenilmeye, takdir edilmeye özel önem verirler. Verdikleri ya da verecekleri kararlar üzerinde ki kendileri sonradan üzülecek olsalar bile pek fazla düşünmezler. Verdikleri kararların üzerinde çok düşünmedikleri için günün sonunda, kırılmış duygularıyla, üzülerek, kahrederek eve dönerler. Bu nedenle, ilişkilerde dominant olmayı özellikle isterler ki yeniden kırılmasınlar. Bu onlar için bir savunma stratejisidir.

İllinois Üniversitesinin 2011 yılında yaptığı bir araştırmaya göre bu karaktere sahip insanlar daha uzun yaşıyorlar. İş hayatlarında ise daha çok; ticaret, politika, öğretim, sanat, tiyatro, sinema ve sosyalbilimleri tercih ediyorlar. 

Duygularını bir başkasına açmayı sevmezler. İş hayatlarında pek de sevilen tipler olmayabilirler, çünkü provokatif ve eleştirel olurlar. Başkalarının açıklarını yakalayıp, firsattan istifade ederek, kendilerinin ne kadar da iyi ve başarılı olduklarını anlatırlar. Bu da grup içinde zamanla sevilmemelerine ve dışlanmalarına sebep olabilir. 

Risk almak, hayatlarının olmazsa olmazıdır. Risk almak, kendilerini inanılmaz heyecanlandırır. Bu heyecan aslında insanı harekete geçirici dopamin oranının vücutta fazla bulunuyor olmasından kaynaklanabilir. 

Psikoanaliz, dışadönük karakterin gözle görünür olmayan ruh şemasını kabaca şöyle sıralıyor: 

„ben yalnızım“

„o kadar çok insan varki içimde, kendimin hangisi olduğumu bilmiyorum“

„hatalarımla yüzleşmeyi sevmiyorum ve bilmiyorum“

„içim bomboş, sevilecek biri değilim”

“sevilmeye ihtiyacım var”

Şimdi bu karakterin tam karşısında bulunan içedönükkaraktere geçelim.

Introvertiert/İçedönük karekterler

Bu başlıklar altında internet ortamında araştırma yapılacak olursa, kısa açıklamalardan sonra, karakter testi yapılmasının önerildiği görülecektir. Eğer bu testleri yapacak olursanız, benim tavsiyem, davranışlarınızın üzerinde düşünün ve not edin. Mesela, ne kadar sıklıkla eğlence hayatına katıldığınızı, kalabalık içinde mutlaka söyleyecek sözünüzün olup olmadığını, heyecanı sevip sevmediginizi, öncülüğü sevip sevmediğinizi veya öncülerin yanında durup kararlarını etkilemeyi tercih edip etmediğinizi, yalnız veya grupça çalışmayı sevip sevmediğinizi, susmanın mı yoksa konuşmanın mi size iyi gelip gelmediğini, yalnız başınıza kaldığınızda neler yaptığınızı vs. not edecek olursanız, kendinizin dışa dönük mi yoksa içedönük mü olduğunuzu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Bu sizi rahatlatacaktır. Ruhsal fotoğrafınızı görmüş olursunuz. Günümüzde fiziksel fotoğrafını herkes defalarca ve defalarca görüyor ve beğeniyor ama ruhsal fotoğrafın nasıl olduğuna dair aynı derecede ilgi henüz daha yok. 

Intovertiert/İçedönük karakterin görünür şeması

„Iyi dinleyiciyim“

„Riskleri sevmem“

„Bir tek konu üzerinde konsantre olmayı severim“

„Konuşmaktansa, yazmayı, kreatif üretmeyi severim“ 

„Kalabalıkları sevmem“

„Yeni insanlarla tanışmak, pek ilgimi çekmez“

„Çalışkanım ve boş meşguliyeti sevmem“

Bu karakterin enerjileri ve dikkatleri kendilerine dönüktür. Suskundurlar, sakin olurlar, pasif ve tutuk olurlar. Yalnız kalmayı tercih ederler, otonom ya da bağımsız çalışırlar, sosyal çevrelerini ya da arkadaşlıklarını kısıtlı tutarlar, seçicidirler. Yalnız kalmak, yalnız olmak, dışarıdan bakanlar için mutsuzluk belirtisi olarak algılanabilir, tam tersine bu durum onlar için huzur ve rahatlık anlamına gelir. Konuşmaktan daha çok dinlemeyi tercih ederler. Iyi bildikleri konularda konuşkandırlar, bilmedikleri konularda, fikir ileri sürmeyi tercih etmezler. Enerjilerini kendilerine dönük, kendi rahatlıkları için kullanırlar. Konuşmaktan daha çok dinlemeyi severler. 

Çekingen veya utangaç kavramı bu karakterin anlaşılması için uygun ve yeterli değildir. Bu kavramlar daha çok ruhsal bır sıkıntının, bloke edilmiş isteklerin, gelişmesine önayak olunmamış kişiliğin eksikligine işaret ederler. 

Bu durumu çok abartmış olanlar ise, insanlardan korkarlar, sıkılırlar ya da tamamen insansız yaşamayı tercih ederler. Bu durum çok daha derinleşirse, kişi sosyal hayattan tamamen çekilirse,antisosyal kişilik bozukluğu ortaya çıkabilir. Şizoid de olabililer. (Şizofren değil). Şizoid; „hiç kimseyi istemiyorum, tek başıma hallederim“, der ve kendisini dış çevreye tamamen kapatır. 

İçedönük bir karakter, asla dışadönük bir karaktere dönüşemez.

Yukarıda ifade ettiğim gibi, bahsettiğim karakterlerin, kalıtımsal, yani anne

/babadan gelen yönü de vardır. Bu özelliklerinden dolayı, depresyonda oldukları da düşünülebilir ama unutmayın, bu karakter depresyondaki insanlar gibi ağır çökkünlük içinde olmaz, suçluluk duymaz, hayattan kopmuş değildir. Tam tersine üretmeye devam eder. 

İçedönük karakterin olumlu özellikleri; sadık ve sıkı dostturlar. Dostlarının şövalyeleri olabilecek kadar, samimi olurlar. Gerçeğe aşık bir ruhları vardır. Bilgi ve tecrübeye değer verirler. Dinlemeyi severler ve çözüm odaklı düşünürler. 

Introvertiert/içedönük psikoanaliktik şemaları

„Yabancı ortamlarda kendimi güvensiz hissediyorum“

„Yaptığım her şey anlamlı olmalı“

 „Yazdığım gibi konuşamıyorum “

„Yetersizim“

„her zaman objektif bir doğru vardır ve o objektif doğruyu bilmiyorsam, konuşmama gerek yok“

 „Kırılganım, bu nedenle başkalarıyla mesafe iyidir“

Kendinizi tanıyıp, hem kendiniz ve hem de çevrenizle sağlıklı iletişim kurmanız dileğiyle…

Duygular ve duygu körlüğü

Başlığın pek de sempatik olmadığını biliyorum ama malesef epeyce yaygın bir gerçeklik ile içiçe yaşıyoruz. Üstüne üstlük bir de bilginin yerine geçmis öyle kalıp sözler, genel yargılar var ki, bu baslığı daha da vahim kılıyorlar.Aşağıda yazacağım cümleleri hem sık duymuş ve hem de bizzatihi kullanmış olabilirsiniz. Ama merak etmeyin, geciktirmden ifade edeyim, eğer bu başlık dikkatinizi çektiği için yazımı okuyorsanız, iyi yoldasınız, kendinizden umutlu  olabilirisiniz. Konuya dönersem, denirki örneğin; duygularınla hareket etme, mantığınla hareket et!“, „duygular gelip geiçidir, duygularına aldanma!“, „duyularını belli etme, bastir!“, vs.  Bunlar, duyguları gayriciddi bulan, duyguları küçümseyen ve hatta duygusuz olmayı öğütleyen, duygular hakkında negatif kanaat oluşturan ve bir o kadar da davranışları, tutumları ketum yapan klişelerdir. Halbuki, duyguları ciddiye almamanın, duyguları bilmemenin, duyguların ifade etmemenin, duygusal reaksiyonları önemsememenin en hafifiyle ciddi fiziksel ve ruhsal huzursuzluklara sebep olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Örneğin, aşırı korku duygusunun, yeniden yapılandırılmaması veya farkında olunmamasıyla insan hayatı zihnen ve sosyal olarak daracak bir kafese dönüşebildiği gibi, bedensel olarak kalp sıkışmasına, bağırsakların ve karın bölgesinde ciddi fiziksel ağrılara sebep olur. Ruhsal denge bozulur, psikolojik huzursuzluklar oluşur. Bunlar, konuyla ilgisi olanların bildiği bilimsel gerçekler.

Duyguları olumsuz değerlendirmenin, duyguları ciddiye almamanın, önemsememenin veya en önemlisi de duyguların hiç farkında olmamanın; insanın kendi özünün, kendi kişisel özelliklerinin farkında olmaması anlamına geldiğini ekleyebilirim. 

Duygular öğretilmiyor

Bunun yanında, duyguların, otonom kişiliğin oluşmaya başladığı ergenlik ve gençlik döneminde yeniden yapılandırılmaması genel olarak insanlığın yaşadığı ciddi bir sorun. Doğal bilimlerin temel elementlerinin öğretilmesi gibi, sosyal bilimin temel elementlerinden biri olan Duyguların eğitimin içerisine dahil edilmemesini, büyük bir eksiklik olarak değerlendirdiğimi de buradan ifade etmek istiyorum. Örneğin, ölümlerden sonra yaşadığımız ağır ve hüzünlü yas ve bu yasduygusu ile nasıl ilişkileneceği ya da hisler ve davranışlar üzerinde nasıl bir etkisinin olacağına dair öğretim yapılmıyor. Etkisi bakımından travmalara sebep olabilen temel bir duygu üstelik.

Hastalık değil

Farkında olunmyan bir başka gerçek de şu; hastalık olduğu sanılan ama aslında sadece vücudun doğal dugusal reaksiyonuolan bir çok işlevsel bozukluk, birer kişilik özellikleri olan duyguların farkında olunmamasından, aleni ifade edilmemesinden veya  „bastırılmasından“ kaynaklanıyor.Örneğin; „bağımlılık“ denen rahatsızlıklar da özünde, sevgi duygusunun eksik olmasıyla, hissedilmememiş şolmasıyla yakından ilgili. İfade edilemeyen duyguların zamanla kalp krizlerine, depresyona ya da cinsel ilişkilerin azalmasına neden olduğunu da söyleyebilirim. 

Alexithymie

Duygu, kişiliğin bir parçası, bir özelliği, bir tamamlayıcısıdır. Duygular, bilinse de bilinmese de bizimle varlar ve onlarla yaşıyor ve hissediyoruz. Duygularının farkında olamamanın, üzerine konuşamamanın, nerede ne hissettiğini bilememenin, kendi hislerinden tamamen bihaber olmanı bir adı var ve Alexithymie deniyor. Daha anlasilir haliyle, „duygu körlügü“ olarak adlandırılıyor. „Duygu körlüğü“nün; zayıf sosyal ilişkilere neden olduğunu, yanlış hayat deneyimlerine sebep olduğunu, güvensiz (kendine ve sosyal çevreye) yaptığını ifade etmek mümkün artık. Özünde birer psikolojik rahatsızlık olan beslenme(az beslenme veya çok beslenme), bağımlılık(alkol, alışveriş, cinsel ilişki, uyuşturucu vs.), depresyon ve uykusuzluk gibi bileşenlerin önemli oranda kaynağının dugusal ihtiyacın farkında olmamanın  ya da duygu körlüğünden kaynaklandığı bir gerçek. 

Hissediyorum

Demem o ki, duygular, (korku, tiksinti, hüzün, mutluluk, sevinç ve şaşırmak) gibi temel duygular hayatımızın merkezinde yer alırlar ama bir o kadar da farkında olmadan yaşandıklarında veya dikkate alınmadıklarında ciddi davranışsal ve ruhsalsorunlara yol açarlar. 

Descartes´ın; ’düşünüyorum, öyle ise varım’, klişesine şunu da eklemek istiyorum; hissediyorum, böyle de varim...

Deneyimlere açık karakter

Bölümün ikinci yazısını, deneyimlemeye ve öğrenmeye açık karakter üzerine ele aldım. 

Açık karakter sahibi insanlar, meraklı olur, farklı kültürleri dışlamaktansa onlara ilgi duyarlar. Fantezi veya hayal kurmayı severler ve yaratıcı olurlar. Heyecan ve değişim arayışında olurlar. Çatışmaktansa, herşeyi olduğu gibi kabul etme eğilimi gösterirler. Ama aynı zamanda sürekli bir arayış, deneyimleme ve öğrenme isteğinde olduklarından dolayı, elde ettikleri, gördükleri, yaşadıkları şeylerden çok  da çabuk sıkılırlar. Bir anlamda hayatı sürekli bir arayış içinde yaşarlar. 

Çoklu ilgi, yani aynı an´da birden fazla şeylerle ilgilenebilirler. Alışılmadık şeyleri yaparlar, fantezi kurmakta sınır tanimazlar, iyi eğitilmişlerdir ve yaratıcıligi severler, bu nedenle açık karakterlerin çoğunun hayatında sanatsal üretim bulunur. Fantezi dünyalarının gelişkin olmasından dolayı, özgür düşünce ve davranış, karakterlerinin olmazsa olmazıdır adeta. Alışıldık değerlerin arkaplanını sorgular ve eleştirirler. Degişmez olana, miadını doldurmuş olana karşı olmaktan sakınmazlar. 

Bu karakterde insanlar yakınınızda varsa, onları çok sevebilirsiniz. Renkli bir yaşam tarzları vardır. Eğer onlar sizden sıkılmazlarsa, siz onlardan sıkılmazsınız, çünkü anlatacak bir şeyleri hep vardır. 

Yapılan araştırmalara göre, deneyimlere açık karakterin özellikleri, evlendikten sonra gerilemeye başlıyor. Boşandıktan sonra ise, kaldıkları yerden devam ediyorlar. 

Açık karakter, diğer karakterler arasında en zor tanımlanan karakter, nedeni de; daha çok entellektuel merak ve yaratıcılığa mı yönlendiği, yoksa büyük bir tutkuyla zihinsel uğraşılara mı yönlendiği tam olarak anlaşılabilmiş değil. 

Nörobiyologlar, kişilik karakterleri ile beyin araştırmalarını bağlandırmaya yönelik araştırmalar yapıyorlar. Örneğin kişilik karakterleri ile beyindeki reaksiyonları tetikleyen biyokimyasallar arasında bir bağlantı olup olmadığını bulmaya calışıyorlar. Bunlardan bir kaçı şöyle:

Kortisol hormonunun grafiği, verdiğimiz reaksiyonlara göre değişim gösteriyor; bedenimiz fazla zorlandığında, kendimizi baskı altında hissettiğimizde, stresli olduğumuzda bu hormon düzenleyici bir rol oynuyor. Bazı insanlar, stresli durumlarda, bu hormonu yüksek düzeyde salgılıyor. 

Dopamin maddesi, ödüllendirici bir yapıya sahip ve vücutta çokça bulunduğunda, dışadönük karakteri ortaya çıkarabiliyor; insanı hoşsohbet, neşeli ve açık yapabiliyor.

Duygularımızı düzenleyen serotoninkarakterin yapılanması üzerinde daha az veri olsa da serotonin erkek vücüdunda eksikliğinin öfke ve şiddeti tetiklediği, kadınlarda eksikliğinin ise daha çok korkuya ve depresyona yolaçtığı biliniyor.

Biyolog ve sinir sistemi araştırmacısı Gerhard Roth; karakterinden memnun olmayan insanların, hayatlarının ikinci yarısında, karakterlerinin üzerinde ince değişimler yapabileceklerini ifade ediyor. Yani, sabit, mutlak ve degişmez bir yapımız yok. Nitekim, zamanı geldiğinde, yapılması gereken degişimlere yapılmadığında, düşünce, davranış, alışkanlık ve perspektif degişimi gerçekleştirilemediğinde biyolojik ve ruhsal huzurluksuzluklar ya da bozukluklar oluşuyor.  

Deneyimlere açık karakterkendi içinde iki ayrıbaşlığa ayrılıyor: 

     a. yüksek düzeyde deneyimlere açık karakter: Bu karakter, zihinsel gelişim bakımından oldukça yetkin ve donanımlı. Daha çok teorik düşünce tarzına yatkın. 

Pozitif ve negatif duygularını yüksek düzeyde hisseder ve yaşarlar. Yanısıra kendi duygularını düzenlemede, duygularına yön vermekte zorluk çekerler.

      b. düşük düzeyde deneyimlere açık karakter: Bu karakter daha çok tutucu diyebileceğimiz özellikler gösterir. Değişime karşı daha mesafelidir ve kendi konfor alanını terketmekte zorlanır. Rutin hayati sever. Tanıdığı ve bildiği şeyleri ve test edilmiş, denenmiş olanı tercih eder. Koruyucu, kollayıcı yönü vardır. Bu anlamda, „güvenilir“ dediğimiz insanlardandır. İlgilendiği alanlarda, derin bilgiye sahiptir. Duygularını bastırma eğilimi gösterir.

Açık karakter, eğer yeniliklere açık yapısı nedeniyle, gündelik hayatını, iş hayatını, beraberliklerini, arkadaşlıklarını sürdüremiyor hale geliyor ve sorumluluklarını yerine getiremiyorsa, o durumda psikolojik rahatsızlık olduğundan şüphe duyulabilir. 

Açık karakter ruhsal bozukluk olarak şizofrenik kişilikbozukluguna yakındır. 

Bu yazı dizisinin yararlı olabilmesi için, buraya akılda bulunması gereken bir kaç soru aktarmak istiyorum. Bu soruların, karakter özelliklerinizin üzerine daha derinlemesine düşünmenizi yarayacağını umuyorum: Kişilikler nasıl gelişiyor? Sosyalleşmemiz genetik mirasımızın bir uzantısı mıdır? Vücudumuzun isleyiş sisteminde düzenleyici, yönlendirici bir sistem var mı ve karakterimiz  genetik mirasımız ve çocukluk dönemi yaşantılarımızdan çok daha önce, örneğin doğumdan önce mi şekilleniyor? Bazı karakteristik özelliklerimiz, eğitim ile birlikte değişime uğruyor mu?

Rohat Miran 

Temmuz `20

Uyumlu/Uyumsuz Karakter

Her birimiz, doğduğumuz ailenin temel özelliklerini genetik olarak alırız. Bu birinin sizin yüzünüze bakıp, kimin çocuğu olduğunuzu ebeveynlerinize benzerliginiz üzerinden tahmin etmesi kadar aşikardır. Karakterimiz de aynı şekilde soya çeker. Buna genetik karakterdiyebiliriz. Bu bizi ilk elde „diğerlerinden“ ayırteder. Doğumdan sonra ise, aile ve sosyal çevrenin gelenek ve göreneklerini, inanışlarını, evlilik ve boşanmaları, kavga ve sevgiye yaklaşımlarını doğrudan içselleştiririz. Bu karakterimizin oluştuğu ikinci kopya aşamasıdır. Nezamanki kendi hayat deneyimlerimizi yapmaya başlarız, ki bu ergenliğin orta ve bitiş kısmına denk düşer, o zaman hayat deneyimlerimizle farkında olarak veya olmayarak, karakterimizin kopyasına kendi tercihlerimizi de ekliyoruz. Bu da sosyal karakterdir.

 

Kimi zaman, kopyayi tamamen siliyor, yepyeni bir karakter edinebiliyoruz. Bu ama bir tercih değil, yani ben kendime şöyle bir karakter edineyim, diye karar verilip yapılabilecek bir şey değil. Bu tamamen duyguların düzenli veya düzensiz reaksiyonlarına bağlı. 

Şimdi yazımın esas konusuna döneyim. 

Bu yazımın konusu uyumlu/uyumsuz karakter. Daha önce ele aldığım karakterlerde olduğu gibi, bu karakterin de iki yönlü vektörel özelliği var. Tabiki biri olumlu, diğeri olumsuz değil. 

Uyumlu karakter, saygılı, arkadaşça, cömert, yardımsever ve diğerlerinin istekleriyle uzlaşmaya hazır özellikler gösterir. Uyumlu karakter yapısına sahip insan, insanlar  hakkında iyimser bir görüşe sahiptir. Bu karakter, insanların dürüst, saygın ve güvenilir olduğuna inanır.Kendisi için herhangi bir karar vermesi gerektiğinde, çoğunlukla başkalarının veya grupların ihtiyaçlarını, kendi ihtiyaçlarının önüne koyar, kendi ihtiyaçlarını geri planda tutar. 

Uysal ve uyumlu karakter için, başkalarının bakış açısı her zaman önemlidir ve diğerleri gerçeğin, olması gerekenin ne olduğunu hep biliyordur. 

Ne yazıkki, bu özelliklerinden dolayı, özellikle narsist ve dışadönük karakterler tarafından aptal ve saf bulunurlar ve onlar tarafından kullanılmaya müsaittirler. Yine bu karaktere sahip kişi; arkadaş, eş ve iş çevresinden yakın ilişki kurduğu insanların karakter yapılarını bilmeden uyum gösterdiği için ihmal edilmeye de müsaittir.  Bu durumlarda derin duygu kırılmaları yaşayabilir.

Nazik bir yapısı vardır. Empatisi oldukça yüksektir. Başkalarının ihtiyaçlarını gidermek konusunda özverilidir, onları mutlu edecek şeyleri çabucak hisseder ve yerine getirir. Bu yanıyla birlikte çalışmaktan zevk alınabilecek biridir. Samimidir, art niyet taşımaz. Güven, merhamet ve yardımseverlik karakterinin ahlaki temelini oluşturur.  

Hayatlarının merkezinde altruistik anlayış bulunur. Başkalarına yardım etmek, zor dönemlerinde yanlarında olmak uyumlu karakter için ilkesel bir hayat anlayışıdır. Onların kendilerini iyi hissetmeleri için olağanüstü çaba sarfederler, merhamet, sempati ve acıma hisleri güçlüdür. Iyi insan olmak için, yasalara, kurallara ihtiyaç duymazlar. Zaten iyidirler. Kötülük yapmak akıllarından geçmez.

Genel özellikleri:

  • İnsanlarla ilgilenirim
  • Diğerlerinin duygularını hissederim
  • Yumuşak bir kalbim vardır
  • İnsanları rahatlatırım
  • Diğerlerinin hislerine ilgi duyarım
  • Diğerleri için vakit ayırırım

Uyumlu karakter tanımlaması ilk elde olumlu bir izlenim bıraksa da bu karakterin aşırılıkları kendi ruhsal dengesine zarar verebilir. Gündelik kararlarını tamamen başkalarına bırakıyor, aşırı derecede kararsızlık gösteriyor ve kendi düşüncelerini savunamaz hale geliyorlarsa artık sorunlu bir kişilikten bahsedilebilir. Bu anlamda,   „Uyumlu karakter, bağımlı kişilik bozukluğunayakındır. 

Uyumlu karakterin diğer ucunda, uyumsuz karakterbulunur. 

Bu alt-karakterin tam tarifi, uyum özelliğinin zayıf olmasıdır. Başkalarına yönelik olarak-  uyumlu karakterin gösterdiği altruistik özelliğin aksine, egomerkezli, güvensiz ve çatışmacı-çelişkili özellikleri vardır.

Rekabetçi, şüpheci, muhalif, dikkatli, bilinemezci ve aşırı düzeyde hoşnutsuz ve eleştireldirler. Yalnızca kendi hedeflerine konsantre olur ve hemen hemen tüm ilişkilerde kendi çıkarlarını esas alırlar. Başkalarıyla birlikte olduklarında uyumlu görünmeye çalışırlar ama aslında bu durumdan faydalanmaya çalışırlar. Bu ilişki sırasında bile mesafeli duruşları hissedilir.  

Temel meşguliyetleri; kişisel ihtiyaçlarını giderebilmek için, başkalarının kabul sınırlarını zorlamak şeklindedir. Bunu yapabilmek için, iddilalara girişir, mukayese yaparlar. 

Temel motivasyonu „başkalarına karşı“ kendisine dönük olmaktır. Yani her şey sadece ve sadece kendisi için olmalıdır. Hedefinden asla şaşmaz. Kısa dönemli geri çekilmeleri olsa da bunu yeni plan yapmak için zaman kazanmak olarak değerlendirmek mümkün. 

Başkalarının istekleri, ihtiyaçlari, beklentileri bu karakter için hiç bir şey ifade etmez. Hayatta varsa yoksa, yaptıkları, yapacakları her şey yalnızca kendi iyiligi ve kendi ihtiyaçları içindir. 

Başkalarına güvenmek, birlikte iş yapmak bu karakterin yapısına aykırıdır. Bazen diğerleri hakkındaki aşırı şüphecilikleri onların dostça olmadıklarını hissettirir ve geçimsiz olmalarına neden olur. 

Tüccar sınıfı, daha çok bu karaktere sahip insanlardan oluşur. Ya da yaşadıkları olumsuz deneyimlerden dolayı, bu yönlü bir karaktere doğru bilerek evrilmiş de olabilirler. Daha önce de ifade ettigim gibi, insanın karakteri ya genetik olarak oluşur ya da çevresel faktörlerden dolayı oluşur veya değişime uğrar. 

Genel özellikleri:

  • İnsanların sorunlarıyla ilgilenmem 
  • Diğerleriyle genellikle ilgili değilimdir
  • Diğerleri hakkında çok az ilgi duyarım
  • İnsanları aşağılarım

Uyumsuz karakter yapısına sahip insanlar, pasif-agresif kişilik bozukluğunayakındırlar. 

Karakterinizi bilmeniz, tanımaz dileğiyle...

Rohat Miran 

 

Sorumlu/Sorumsuz Karakter

Sorumlu karakter daha çok aile içinde şekilleniyor. 

Mükemmeliyetçi olmaya yatkındırlar.

Hırslı ve azimli olurlar. Hem kendileri ve hem de çevreleri için yüksek standartları vardir. 

Anne ve baba, eğitmen ya da kişinin hayatında etkin olan insanlar tarafından sorumlu olmaya, sorumluluklarını yerine getirmek konusunda çok titiz olmaya, yaptıkları işi yarım bırakmamaya yönelik disiplinli, planlı ve programlı bir çocukluk ve gençlik evreleri vardır. Hedef ve başarı merkezlidirler.

Bu yanıyla, aile tarafından yönlendirilmiş olmaları ve himaye edilmiş olmalarından dolayı, gerçek karakterlerini bulamayabiliyorlar. Çünkü, kendi başlarına herhangi bir iş yapıp, sonuçlarını kendi deneyimleriyle test edememiş olmalarından dolayı, karakterlerinin bir veya bir kaç yönü eksik kalabiliyor.

Elbette çocuk yaşlarda sorumluluk ögretmek gereklidir. Dikkat edilmesi gereken şey, çocuğun real hayat konusundaki gelişimi yapılandırılırken, sosyal gelişimini gözden kaçırmamak olmalıdır. Aksi halde, bahse konu olan karakterin, sosyalleşerek spontan öğrenmeleri sekteye uğrayabiliyor. 

Sistemli planlama, düzen ve programı hayatlarının merkezine almış çocuklar, yetişkin bir insan olduklarında da öz-disiplinli oluyor, sürekli başarı merkezli bir yaşam stratejisi geliştiriyor ve spontan (kendiliğinden, dış etken olmadan) olmayı asla düşünemeyebiliyorlar.

Böylelikle, karakterin ruhsal açıdan doyumu ve gelişimi, daha dogrusu kendi davranışları üzerinde düşünme, kendisini yeniden yapılandırma ve reflekte yapma yeteneği gelişemeyebiliyor. 

Planlı, organizeli ve hedef amaçlı olduklarından dolayı, genellikle iş ve eğitim hayatlarında başarılı oluyorlar. Bu başarı zaten „ödüllendirilmiştir“, dolayısıyla, kendi karakterleri üzerinde düşünmeye hem vakit ayırmıyor ve hem de ihtiyaç duymayabiliyorlar. 

Sevgi ve duygu ilişkilerinde ise tökezlemeleri mümkün, çünkü bu alanda ebeveynler tarafından kendilerine verilmiş bir „reçete“ veya hedef olmamıştır. 

Gerektiğinde esnek olmakta ve kreatif (anlık) çözümler bulmakta zorlanacaklardır. Dolayısıyla evli çiftlerin, arkadaşların ya da böyle bir karakter ile ilişki yaşayanların geçinmeleri zor olacaktır. Fakat bu karakteri, kendisinin üzerine düşünmeye yöneltmek mümkün olabilirse, hayatlarında yeni bir pencere açılabilir ve kendini keşfetme yolculuğuna geç de olsa başlayabilirler. Bu yeniden keşif sürecinde hata yapma şansları ellerinden alınmamalıdır. Bu konuda sabırlı olunmalıdır. Çünkü, bir çok insanın genç yaşlarda edindikleri sosyal yaşam deneyimlerini, onlar otuzlu, kırklı yaşlarda edineceklerdir. 

İş hayatlarında gösterdikleri başlıca özellikleri şunlar; detaylı çalışırlar, planlarını uygulamaya geçirirler, çalışkandırlar, yüksek düzeyde özdisiplin geliştirmişlerdir, sayılar ve dosyalanmış bilgiler üzerinde özenle çalışırlar. Marketing, gazetecilik, muhasebecilik, tıp, araştırmave hukuk ve politika alanında çalışmaya uygun olurlar.

İşkolik olmalarından dolayı, işverenlerin en sevdikleri karakterdirler. 

Özellikleri:

Organizeli olmayı severim

Titizliğe önem veririm

Planlı olmayı severim

Etkinim/Baskınım 

Sorumlu davranırım

Dürüstlügü severim

Dikkatliyimdir

Psikolojik olarak, obsesif kompulsifyani takıntılı kişiliközellikleri gelişebilir. Çünkü kendi isteklerini hep başkalarının isteklerine göre revize etmiş veya tamamen kendi ihtiyaçlarının farkında olmadan yetişmişlerdir. Hayat siyah-beyaz renkler etrafında şekillenmiştir. Yukarıda ifade ettiğim gibi, aşırı dozda hedef ve başarı üzerine kurulu bir yetiştirme tarzından dolayı, hayatları tek düzeli ve renksiz olmuştur.

Yetişkinlik döneminde, politik arenada yer alması halinde, tıpkı iş alanında olduğu gibi oldukça ilgi görür. Empati yeteneğinin gelişiminde aksaklık bulunan bu karakter, politik mecrada ilkelere ve ideolojilere sıkı sıkıya bağlı olmakla çevresinin yararına olması gereken hayat tarzını koruduğuna veya olması gereken düzeni insaa edeceğine konservatif/geleneksel bir özgüvenle inanır. Yukarıda ifade ettiğim gibi, düzen, kural ve yasalar sorumluluk sahibi karakterin doğasına uygundur. Bu yanıyla gerici özellikler taşır, evrimleşme ve yenilenmeye tamamlanmamış bir karakterin ilkel özgüveniyle karşı çıkar.  

Sorumsuz karakter

Bu karakterin diğer ucunda adından da anlaşılacağı gibi sorumluluk almayı tercih etmezler. Dikkatsiz, unutkan, erteleyici ve anlık davranmayı tercih ederler. Dağınık bir yaşam tarzları vardır. Sabretmekte zorlanırlar, işleri yarım bırakır, hedonist bir yaşam tarzına eğilim gösterebilirler. Bu özelliklerinden dolayı, güvenilmez olarak damgalanabilirler. 

Özellikleri: 

Dağınık birisiyim

Eşyaları gerçek yerlerine koymayı genellikle unuturum

Görev ve sorumluluk almayı sevmem

Ertelemeyi severim

İki uç karakter arasında şöyle bir geçişli durum da var: Sorumlu karakter, zamanla eğer aşırı plan, hedef ve düzen yönlü geliştiğini ve sosyal gelişimini ertelediğini, kendi doğasına uygun yaşayamadığını farkederse, çok kolaylıkla davranışlarını sorumsuz karaktere doğru evriltebilir. Bu durumda ebeveynler, eş, dost ve arkadaşlar bu yeni karakteri anlamakta güçlük çekecek ve hayal kırıklığı yaşayabileceklerdir. 

Karakterinizi yeniden ve yeniden kendi ellerinizle yaratabilmeniz dileğiyle...

Rohat Miran

Psikoterapist

Nörotik / duygusal Karakter

Beş Faktör Kuramı´nı ele aldığım konu ile ilgili beşinci yazımın son başlığı; nörotik karakterolacak. Bu başlık altında, negatif duyguların etkisi altında olan ve bu duygularını yönlendiremeyen, geliştiremeyen, düzenleyemeyen, engelleyemeyen karakter yapısını tanıyacağız. 

Hans Jürgen Eysenck, PEN- Modeliyle, yani Psikotizm, Extraversiyon ve Nörotikkarakterler ile ilgili yaptığı araştırmalarıyla tanınan bilinen bir psikolog. Nörotik karakteri, istikrar ve istikrarsızlık (stabilität-labilität) şeklinde iki ana başlığa ayırır ve bu karakterin istikrasızlık özelliğinin daha çok öne çıktığını ifade der. En belirgin özelliklerini; “kötü organize olmuş kişilik”, “bağımlı” ve  “hastalık öncesi anormallik” olarak tanımlar.

Neden Nörotizm (sinirsel-duygusal) olarak tanımlanıyor?

Eysenck`in hipotezine göre; acil durumlarda duygusal reaksiyonlarımız otonom (vegetatif) sinir sisteminin kontrolünde bulunur. Bu da kalp atışı ve nabız gibi her koşulda çalışan bedensel sistemimizdir. Korku ve stres durumlarındasempatiksinir sistemi denilen iç organlar - kalp atışı, solunum, mide, mesane kasılmaları ile kan dolaşımını- düzenleyen sistem devreye girer ve kişiyi rahatlatmaya çalışır. Kişi eğer rahatlayamıyorsa, negatif duyguların etkisindedir.

Eysenck araştırmalarıyla, duygular ile sinir sistemi arasındaki ilişki ve çalışma bütünlüğünü görünür kılmıştır. Duygusal reaksiyonlar ile sinir sistemi arasında kurduğu/keşfettiği bağı ve insanlarda gözlemlediği duygu dengesizliklerini, negatif duygular üzerinden oluşan tavır ve davranışları, “nörotizm” olarak tanımlamıştır.

Negatif duyguları daha önceki yazılarımda ifade etmiştim, bir kez daha birkaçını ifade edeyimki, nörotik karakterin hangi duyguların etkisinde dengesiz ve istikrarsızlık yaşadığı netleşsin; kaygı, gerginlik, korku, endişe, öfke ve telaş.

Duygusal dengesizlik/istikrarsızlık yaşayan bu karakter, beş duyu organlarıyla dışarıdan edindiği hemen hemen her informasyonu olumsuz değerlendirir. Şüphecidir, alıngandır, korku ve panik içindedir, kaygılıdır, kendisi hakkında ve çevresinde olup biten hemen hemen her şey hakkında olumsuz görüşlere sahiptir, sürekli duygu durum değişimi, yani stres içinde yaşar. Huysuzdur, şımarıktır. 

Daha önce yazılarımda ifade ettiğim gibi, duyguları düzenlenmemiş kişi aslında kendi üzerinde bir kontrole sahip değildir. Hayatını bir fanusun içinde sürdürüyor gibidir. Etrafında olup biten hemen hemen her şeyden özellikle de negatif etkilenmeye açıktır. Yine içinde bulunduğu ilişkileri de sürekli eleştirir ve olumsuz etkiler. Algıları, bilgi ile beslenmediği gibi duygularının da  farkında değildir. Öfke duygusunu kontrol etmesi mümkün değildir. Öfkenin kontrol edilebilir bir duygu olduğunun bilgisi yoktur kendisinde. Hayata dair yaşamı iki kelime arasında gibidir: Öfke ve istek. Öfkesiyle, güya kendisine koruma mekanizması oluşturduğuna inanırken, istekleriyle de hayatı olmasını istediği gibi yaşadığını sanır. Oysa öfke, ilkel, kaba ve çatışmacı bir duygudur. Aynı şekilde, istekleri de çoğunlukla reel hayat ile sınanmadığı için yapaydır, anlıktır. Sınanmak ile kastettiğim şey; empati yapabilme yeteneğinin gelişmemiş olmasının yanısıra, kendisiyle ve başkalarıyla arasına sınır koyabilme yeteneğinin de gelişmemiş olmasıdır. Subjektif algıları, onu sürekli yeni hatalara sürükler. Böylece Eysenck`in yukarıda alıntıladığım “kötü organize olmuş kişilik” özelliği ortaya net olarak çıkmış olur, diye tahmin ediyorum.

Duygusal dengesizlik yaşayan insanların -farkında olarak ya da olmayarak- özellikle kullandıkları bir savunma veya saldırı stratejileri vardır; karşısındakini suçlamak. Ya da pasif, edilgen olmak. Olup biten bütün her şeyden dolayı mutlaka suçlayacakları bir kişi, bir olay, bir düşünce akımı veya bir sistem vardır. Hatanın kendisinden kaynaklanıyor olma ihtimali üzerinde düşünme ihtiyacını duymaz, çünkü insanın kendi üzerinde düşünmesi, davranışlarının yanlış veya eksik taraflarını fark edebilmesi, kendi üzerinde düşünme yeteneğinin, iç gözünün açık ve aktif olmasını gerektirir. Düşük eşikteki nörotik karakteriçin okumak, düşünmek, anlamak, değerlendirmek, uzun süreli kararlar almak, zahmetli bir süreçtir. Bunları yapmaz. Daha çok görsel bir algılamaya sahiptir. 

Duygusal denge yeteneği çok çok daha düşük ve gelişmemiş olan nörotik karakterler, hayatlarında derin sorunlar, girdaplar, yarılmalar, yaralanmalar ile ağır deneyimler yaşarlar. Ne zamanki derin bir kriz içinde debelenirler, o zaman başkalarıyla arasına sınır koymayı ve duygularını kontrol etmeyi, isteklerini realist bir çerçevede yeniden düzenlemeyi öğrenirler. Eğer yaşadıklarından ders çıkarıp, dönüp o güne kadar yaşadıkları „hayat bilgilerine“ reflektif yaklaşımı becerebilirse…

Nörotik karakterin özellikleri

  • Çok çabuk rahatsız olurum
  • Çabucak öfkelenirim
  • Çabuk strese girerim
  • Çabuk üzülürüm
  • Sıklıkla ruh hali değişimleri yaşarım
  • Genellikle keyifsiz hissederim
  • Gelişmeler hakkında endişe duyarım
  • Bedensel ağrılarım çoktur (baş ağrısı, baş dönmesi, mide ağrısı)

Bu karakterin, yabancı insanları algılamak ile kendini algılamak arasında ciddi sorunları, sıkıntıları vardır. Örneğin başından geçenleri, yaşadıklarını objektif olarak değerlendiremez, hep subjektiftir ve kendisi hayata nasıl bakıyorsa, aynısını diğer insanlardan da bekler. Fantezi/hayal dünyasında yaşıyor gibidir. Yabancı insanları kendi „bildiği“, hissettiği gibi algılar. Bu noktada aslında „mental hastalık“ denen durumu yaşar. Diğer bir deyişle, zihinsel üretimi minimum seviyededir. Peki hayatını nasıl sürdürebiliyor? Düzenlenmemiş duygularıyla, Maslow Piramidi`nin temel ihtiyaçlar basamağında yaşıyor hayatı; yemek, barınmak, çalışmak ve sexualite. 

Romantize edilmiş ya da idealize edilmiş bir hayat anlayışları vardır. Sanatçıları, politikacıları, yani sahnede olan insanları, gözlerinde çok büyütür, yere göğe koyamazlar. Kolay beğenir, kolay vazgeçebilirler. Medyanın ve ideolojilerin etkisine çabuk kapılırlar. 

Toplumda nörotik eşiği çok çok düşük insanların sayısı fazla ise; muhtemelen o toplumda sosyal yansıma şöyle olur; öfkeli insanlar, kolektif düşman algısına sahip olurlar, barınmak için ev dedikleri şey, kutsal vatan toprağı olur, çalışmaktan anlayacıkları şey, ideolojik devletin kutsal çıkarına dönüşür, sexualite, sapıklığa ve tecavüze evrilebilir. Liderleri de çoğunlukla bir diktatör olmak zorundadır.

Nörotik karakter, melankoli, bunalım ve depresiv ruh halini kolaylıkla yaşayabilir ve depresyona girmesi halinde, en ağır depresyon olan major seviyede yaşar. 

Bu karaktere sahip olan erkek ve kadınlar, beraberliklerinde ciddi sorunlar yaşarlar. Çünkü ne kendilerini gerçekten tanıyabiliyorlar ne de birlikte yaşadıkları partnerlerinin karakterini biliyorlar. Sorunları olduğunda, konuşarak çözüm aramak, profesyonel destek almak yerine, baskı ve şiddete yönelirler. Bu baskı ve şiddet psikoloşik de olabilir. Kendileri sorunlu oldukları gibi, hayata kendilerine benzer sorunlu insalar dünyaya getirmeleri de muhtemeldir. 

Karakterin diğer ucunda duygusal dengebulunur. Duygularının farkında olan, duygularını kontrol edebilen, hislerini rahatlıkla ifade edebilen karakterdir. Stabil, dengeli bir tarzları vardır. Daha zor üzülür ve daha az negatif duygusal reaksiyon gösterirler.

Yazımı olumlu bir cümle ile noktalarsam şunu ifade edebilirim; nörotik karakter de hemen hemen diğer tüm karakterler gibi değişme ve gelişme kapasitesine sahip bir karakterdir. Yaşadığı buhranlı ve depresyonlu deneyimlerden sonra, stabil ve duygusal dengeyi kurabilmesi olanaklıdır. Bunun için profesyonel danışmanlık veya psikoterapi desteği alması yararlı olacaktır.

Rohat Miran

Psikoterapist

www.rohatmiran.com

 

Ragihandina Bê Zordarî

Berî ku em bi nêt û bi mabesteka zanistî bikin, pircaran peyvên me û cûrên axaftinên me, kesên din û me bixwe diêşînin, dişekinîn û tixin nav xemê. Komunîkasyona Bê Zordarî, an jî Ragihandina Bê Zordarî, ji me ra dibe alîkar ku em bi qesdî guh bidin ser gotinên kesên din û bala me bi rêzdarî û bi rûmetê li ser wan e. Di heman wextê de em fêr dibin ku gotinên xwe ji dil de û bi zelalî vebêjin.  Wek zimanê jiyanê, em dikarin RBZê di nav axaftin û ragihandinan de bi hemû mirovan re; hema di nav çend salî de bin, ji kîjan çandî bin û ji kîjan olî dibin bila bibin, em dikarin di nav her rewşên cûda de bi kar bînin. 

1. Çavdêrîkirinî: Em di destpêkê de lê dinêhrin, bala xwe didin û çavdêrê dikin, gelo ka di nav vê rewşê, ve demê ku em dibînin de rasterast çi diqewime: Em ji ên dipeyîvin çi dibihizîn, em ji ên tiştekî dikin, çi dibînin, bi wan tiştên ku em dibînin, jiyana me dewlementtir dibe an jî nabe? Huner ev e ku, bê ku em ji wî kesî hez bikin an jî na, gava çavdêriya me, nêhrînin me li ser ên din be, em ewana nanirxînin- tenê terîf dikin, ka ew kes çi dike.

2. Hestyarîtî:  Li vir emê bi lêv bikin, bixwe re biaxifin, dema ku em vê kirinê dibînin, em xwe bixwe çi dihisin.  Em xwe birîndar dihisin, em veciqîn, em bextyar bûn, em kêfxweş bûn an jî em bi hêrs ketin?  

3. Pêdevîbûnî:  Di gava seyemîn de emê bêjin, di pişt hestên me de kîjan pêdevîyên me   disekinin. 

Dema ku em RBZê bi kar bînin, zelal û dilsoz biaxifin, bêjin aniha em çi dihisin, bi van her sê pêkhatiyan em serwext û hişmend dibin, em xwe di dema niha de dihisin. Wek mînak, bavêkî zarokan dikare wan her sê pêkhatiyan bi lawikê xwe re biaxife, ku bêje: „Azad, ku ez hinek goreyên te ên bi gemar û bi hev giredayî di bin maseya xwarinê de û çendikên din jî li nik televizyonê  dibînim, ez hêrs dibim, jiberku ez li van odeyan ku em hemû malbat bi hev ra bi kar tînin, dûzanê dixwazim.“

4. Derxwestinî: Dûvre di paş vê gotina xwe re bavê lawik gava pêkhatiya çaremîn diavêje û derxwestina xwe tîne ser zimên: „Xêra xwe, tu dikarî goreyên xwe li odeya xwe derxinî, an jî bixî makîneya cil şûştinê.„ Ev behsa pêkhatiya çaremîn ev e ku, em ji kesên din çi bixwazin ku jiyana me her du yan jî xweşiktir bibe.  Ew kes çi dikare bike ku, qalîteya jiyana me her diduyan jî baştir bibe.

*Ev text  min ji kitêba Marshall B. Rosenberg, ya bi navê “Gewaltfreie Kommunikation”, wergerand. 

Rohat Miran

Şewirmendê Psîkolojîkî

 

 

Kişiliğimizi geliştirilebiliriz

 

Kişiliğin gelişimi, insanın ömrünün biteceği güne kadar devam eden bir süreçtir. İnsan, son nefesini vereceği güne kadar, sürekli bir değişim içinde olur. Fakat kişinin kendisi bu değişimi algılayıp fark edemiyor olabilir. Yaşadıklarının olumlu ya da olumsuz etkisi altında kaldığını, bir tıkanma yaşadığını biliyordur. Bu ama kendisinde bir değişime ihtiyaç duyulduğunun  farkında olduğu anlamına gelmiyor. Demek istediğim, kişiliğin gelişiminin bilinçli bir istek ve farkındalıkla mümkün olabileceğidir. 

Kişiliği tanımlamak oldukça karmaşıktır. Ama ben şöyle basitçe formüle edeyim. Kişilik; karakter (genetik ve sosyal) ve mizacın (sosyal) birlikte oluşturdukları üst bir tanımlamadır. Çoğu zaman bu kavramların birbirinin yerine kullanıldığını bilmenizi isterim.

“Ben hiç değişmedim” demek, tutarlı bir karakter ve ahlaki sorumluluğa sahip olmak anlamında kullanılıyor olsa da biopsikososyal anlamda psikolojik ve sosyal değişime direnmek olarak algılanmaya daha açıktır. Dolayısıyla, evet kişilik değişir ve geliştirilebilir.

Kişiliğimizin degişmeyen yönleri elbette var ve bu yönümüz, bizi “kendimiz” yapan ve diğer insanlardan ayıran özelliklerimizi teşkil ediyor. Daha önceki yazılarımda ele aldığım ve gelişim psikolojisi uzmanlarının üzerinde anlaştıkları “beş temel karakter”in hemen hemen doğumla birlikte ebeveynlerimizden bize aktarılan genlerimizde varolduklarını ve bunları geliştirmenin mümkün olabileceğini ifade etmiştim. Bunlar; dışa açıklık, sorumluluk, vicdanlı (uyumlu) olmak, nevrotik (duygusal) ve uyumlu karakterler. Doğumla beraber, yani kalıtımsal olarak ebevenylerimizden edindiğimiz karekteristik özelliklerimiz çoğunlukla değişmeden kalır. Kişiliğin yüzde altmışı genetik özellikler taşır, geri kalan yüzde kırkı da sosyal hayatın içinde şekillenir. Biz insanlar, hayatımızın bu yüzde 40´lik bölümünü olağanüstü bir çaba, bilgi ve deneyimlerle anlamlandırmaya çalışırız. Bunun yanısıra, hayatta yaşanan çok ağır sorunlar; ölüm, yaralanma, işkence, doğal felaketler, tecavüz, zorunlu sınırdışı edilmek, ayrılık vs.insan mizacında ciddi değişikliklere neden olabilmektedirler.

Kişiliğimize yönelik bilinçli olarak yeni formlar kazandırabiliriz. Bunun için, kendimizi geliştirmeyi ve değiştirmeyi sevmemiz gerekiyor. Kendini degiştirmek ve geliştirmek bana göre, yeryüzünde cennetin giriş kapısı niteliğindedir. Çünkü hayatı bilinçli, duyarlı ve hisli yaşamımızı sağlayacak tek araç, kendimizi, kendi patansiyelimizle yeniden varetmek olacaktır.

 Bu değişimden anlaşılmaması gereken şey, bir insanın, bambaşka bir insana dönüşecek olmasıdır. Hayır. Sadece kendi negatif ve eksik kişilik özelliklerine, yani kendi mizacına pozitif ve yeni bir form kazandırmak olarak anlaşılmalıdır. Bu anlamda, karakterimizi hemen hemen doğumla birlikte oluşan, benzetmek doğru olursa, boş, mobilyasız bir oda şeklinde fotoğraflandırılabilirim. Mizaç ise, bu odanın huzurlu ve kullanışlı düzenlenmesi olarak anlaşılabilir.

Örneğin, eşine, çocuklarına şiddet uygulayan bir babanın oğlu iseniz, şiddeti “normal” olarak algılayabilirsiniz. Bu sizin mizacınız olur. İleriki yaşlarda, eşinize ve çocuklarınıza şiddet uygulamasanız bile, şiddetin -yeri ve zamanı geldiğinde- uygulanabileceği “kabul edilebilir” olacaktır sizin için. Dolayısıyla burada değişmiş bir mizaçtan bahsetmek mümkün değil, tam tersine, pusuda bekleyen, zamanı geldiğinde hatırlanacak, işlenmemiş, yapılandırılmamış, üzerinde çalışılmamış bir karakterden bahsedebilirim. Yaşanılan psikolojik sorunların pek çoğunun arkaplanında gelişmemiş, düzenlenmemiş, yeniden yapılandırılmamış eksik kişilik gelişimi bulunur. Kişilik gelişimi, aynı zamanda başkalarından öğrenilen davranış modelleriyle aramıza sınır koymamazı sağlar. Bu anlamda kişilik gelişiminin üzerinde durmak ve bunu içselleştirip, yeniden düzenlemek hiç de korkulacak bir değişim değil. Bilakis, kendi „ben“ konseptini oluşturmaktır. Kişi böylece aktif ve kendi hayat tarzına müdahale edebilir olacak ve bağımsızca kendi karakterini oluşturabilecektir. 

Başkalarıni tanımanin ilk şartı, kendini tanımaktır. Başkalarından korunmayı öğrenmenin ilk yolu, kendini korumaktır. Başkalarından darbe almamanın ilk koşulu, kendine değer vermektir. Başkalarını değiştirmenin ilk şartı, kendini değiştirmektir. Eğer birilerini değiştirme çabanız varsa, bu aslında sizin kendinizin değişime ihtiyacanızın olduğunun sinyalidir. Bunu anlamanın, kabul etmenin oldukça zor, itici ve rahatsız edici olduğunu biliyorum. 

Şimdi kişiliği geliştirmenin üç temel başlığını ifade etmek istiyorum.

  • Kendini tanımak
  • Kendini kabul etmek
  • Kendini değiştirmek 

Kendini tanımak: Hiç de kolay değildir. Sürekli değişim içinde olan biz insanların kendimizi tanıyor olmamızın zor olduğunu ifade edebilirim. Kendini tanımanın ilk basamağı, her ne olursa olsun, kişinin kendisine karşı dürüst olmasıdır. Bugüne kadar kendisi hakkında edindiği fikirlerini bir kenara atıp, düşündüğü, bildiği herşeyin arkaplan nedenlerini yeniden mercek altına almaktır. Şu tür soruları kendimize sorabiliriz. Ben nasıl “ben” oldum? Bugüne kadar yaşadıklarım beni nasıl biçimlendirdi? Zihinsel ve ruhsal algım, bana mı ait yoksa ailemin bir “ürünü” müyüm? Yaşadıklarım, başımdan geçen şeyler nedeniyle ne tür ruhsal savunma reflexleri ve davranış kalıpları geliştirdim? Yanısıra, kendini gözlemlemek; kendi davranışlarının ve düşüncelerinin üzerinde düşünüp, herhangi bir gelişme, olay karşısında geliştirdiği düşünce ve davranışın kontrollü mü yoksa kontrolsüzce bir reaksiyon mu olduğunun farkında olmayı içeriyor. Bu noktada mizacınızla bağ kurmuş oluyorsunuz. 

Kendini kabul etmek: Ikinci adım, içinde bulunduğumuz aktuel durumu olduğu gibi, hem hataları ve hem de zayıflıklarımızı olduğu gibi kabul etmektir. Kendimize karşı azami ölçüde gerçekçi ve dürüst olmak, sihirli bir anahtarın elimizde olması gibidir. Ayrıca hemen ifade edeyimki, kendine ve başkalarına karşı dürüst olmamak, yani hem kendine ve hem de başkalarına yalan söylemek, psikoloji bilimine göre ruhsal bir hastalıktır, antisosyalliktir. İçimizdeki gerçek güce, gerçek değere, gerçek kendimize içsel tutarlılıkla ulaşabiliriz. Bu aynı zamanda iç dünyamızla dış dünyamızın uyumunu sağlayacaktır. “Ben buyum, ben böyleyim” gibi bir yaklaşım oldukça kolaycı ve değişime direnmek şeklinde olacaktır. Bu tür bir yaklaşım bir sonraki evreyi engelleyici nitelikte olacaktır. Özellikle kişi kendi hatalarını hem olduğu gibi kabul etmeli ve hem de paralel olarak reflektif (eleştirel farkındalık) düşünmeli; bu yaşadığım şey, beni nasıl etkiledi, bana aynı şekilde davranılmış olsaydı, ben kendimi nasıl hissederdim?, gibi sorular, kabullenişin yanısıra, değişime açık kapı bırakacaktır.

Kendini değiştirmek: Bu oldukça uzun bir yoldur. Belki de en zor olan üçüncü aşamadır. Burada sözkonusu olan, ebeveyn ve sosyal çevreden edinilmiş rol modellerini, kalıp davranışları ve edinilmiş alışkanlıkları terketmeye hazır olmak ve  yeni hedeflere konsantre olmaktır. Bugüne kadar ertelenmiş olanı denemeye hazır olmak ve bunu da uzman kişilere danışarak yapmaktır. Bunu araba kullanmayı öğrenmeden, direksiyona geçmeye benzetebilirim. 

Çok zor bir süreç olduğundan, hemen hemen herkes kendisinden önce karşısındakini veya “dünyayı” değiştirmeye daha eğilimli olur ve çok rahatlıkla öğütler de verebilir. Karşısındakini değiştirmeye çalışmak, kendi kendini manüple etmek tutumudur ve kendisiyle yüzleşmeyi ertelemektir. Kaba bir narsizmi (hastalıklı derecede kendini sevmek) barındırır. Yukarıda ifade ettiğim gibi, bir başkasını asla değiştiremezsiniz. Bu yanılgılı bir hevestir. Kendini değiştirmek için, güvenebileceğiniz bir başkasına ihtiyacınız olacaktır. Çünkü değişmek ürkütücüdür, kişi bilmediği bir “şeye” dönüşeceğim kaygısı taşıyacak ve çekinecektir ki bu son derece normaldir. Dolayısıyla, sizi gözlemleyecek ve gelişmelerin üzerinden bilimsel analiz yapabilecek profesyonel destekçiler gereklidir.  

Hepinizin bildiği bir cümleyle bitiriyorum yazımı; değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.

Rohat Miran

Psikoterapist