Duygusal kırılma

Viyana-Bir süredir kırılan duygularımı, şaşkınlığımı, üzüntümü, öfkemi ele alacak bir yazı yazmaya uğraşıyordum, yazdım da ama yazı okunup bittikten sonra, akılda kalan şu oluyordu; „üzgünüm“. Iyi de başlığı koyup, hiçbir şey yazmamakla da olurdu bu.

Üzgündüm, duygularım bir kez daha kırılmış, sarsılmıştım. Üstelik yazamıyordum da. Böyle durumlarda her zaman yaptığım gibi hemen anadilime sarıldım, kederimin, üzüntümün, öfkemin ve acılarımın dilidir o. Onunla ne yazarsam yazayım; yasaklı olmasına, sevilmemesine, yetim, öksüz bırakılmasına, dşılanmasına ve korkulan bir dil olarak lanse ediliyor olmasına rağmen, o benim kederli ruhuma iyi gelir. 

Oturdum, hiç de kırılan duygularımla ilgisi olmayan bir yazı yazdım. Yazının adı; “neuronên nû ava bikin!” Dilimin cümlelerini bir merhem gibi sürdüm kırılan duygularıma. Zaten hep de öyle olageldi bugüne kadar.

Duygularım, siyasal red ve inkardan dolayı, ilk olarak dilimin aşağılanmasıyla kırılmıştı, alabora olmuştu. O günden bu yana ana dilimle mazoşist bir ilişkim var. O`nun yasaklı hali devam ettikçe, zaman zaman kapısına dikiliyorum ve birlikte hüznün yolculuguna çıkıyoruz. 

Ana dilim, anamin dili, anamdan bana kalan tek „sermayem“. 

Benim için, anadilimden uzaklaşmam ile annemden uzaklaşmam, annemle arama mesafe koymam ararasında  bir fark yok, aynı şey. Hayatımın ilk yıllarını ben, annemden öğrendiğim dil ile algıladım, ayrıştırdım ve ifade ettim çünkü.

Kendimden bahsederek yazıma başladım, çünkü bir çok insan gibi benim de hayatımda derin duygusal kırılmalarımın olduğunu ve bunun benim neredeyse bütün hayat serüvenimi sarıp sarmaladığını aktarmak istedim. Yazızı bititp yayına gönderdikten sonra bir rahatlama, bir rahatlama, bir gevşeme hissettim kendimde. 

Beni sarıp sarmalayan negatif ve kırılgan duygumu manipule ettim, negatif etkisini derinleştirmeden, bir başka duygu kayanağımı kullanarak pozitif bir yöne kanalize ettim. 

Duygusal olarak kırılmak, duygusal olarak yaralanmak, reddilmek, inkar edilmek, ciddiye alınmamak, aşağılanmak, değersizleştirilmek vs. bunlar hem bireysel ve hem de siyasal olarak yaşanıyor veya dışarıdan etkilerle yaşatılıyor. Üstelik duygusal kırılmalar, çok büyük felaketlere de yol açabiliyorlar. 

Tanrı´nın hediyesini kabul etmediği, ya da çok değer vermediği Kabil´in içinde biriken öfkeyle kardeşi Habil´i öldürmesine sebep olan kıskançlıktan tutun, Mem ile Zîn´in birleşmelerini her türlü hileyle engelleyen, Mem´i öldürüp Mem‘in sevgilisi Zîn´in de Mem´in mezarı başında taş kesilmesine sebep olun Beko´nun, Zîn´in vesayeti üzerine aynı yere gömülen cellat Beko´nun kanından oluşan ağacın damarlarının mezardayken bile Mem ile Zîn´in kavuşmasını engelleyen öfkesini, sevgisini ve mazur görülemeyecek duygusal kırılmışlığını düşünün.

Hitler´e 6 milyon Yahudi, Roma ve engellileri öldürten öfke, kin ve maruz görülemeyecek duygusal kırılganlığı düşünün. Aynı Hitler´in ikinci dünya savaşına sebep olması ve 50 milyondan fazla insanın ölmesine sebep olan duygu boşluklarını, duygu bozukluklarını veya maruz görülemeyecek duygusal kırılgınlıklarını düşünün. 

İsviçreli çocuk -aile- ilişkisi psikoloğu Alice Miller, Hitler´in babası Alois Hitler´in otoriter, aşağılayıcı ve vahşi yapısının Hitler´in kindar, yıkıcı, yakıcı ve talan edici karakterinin oluşmasına neden olduğunu ve kendisini babasıyla identifize ettiğini analiz eder. 

Doğduğumuz bölgenin, askeri ve siyasi kurucularının ruhsal yapısı bugüne kadar analiz edilmiş değil. Bilgi eksikliği veya manipulatif bilgiler ortalıkta dolaşıyor. Ortada kargaları güldüren resmi raporlar dışında, psikolojik analizler malesef yok. Sonuçlara değerlendirip fikir yürütmek mümkün ama bunlar spekülatif olur. Mesela, coğrafyada yaşayan farklı aidiyetlerin, neden bir tek aidiyet içinde eritilmesinin planlandığı, bunun şiddet uygulanarak hayata geçirilmesinin arkasındaki bireysel psikolojik yıkıntının ne olduğunun bırakın araştırılması, analiz edilmesi, patografik olarak düşünülmesi dahi istisna. 

Mitolojiden, efsanelerden, siyasal alandan, ikili ilişkilere dönelim. 

Bir çok psikolojik sorunun arka planında; eşler arasındaki çatışmalar, ebeveyn ile cocukları arasındaki çatışmalar, çalışma hayatındaki çatışmalar, değer verilmemiş eş, ignore edilmiş ebveyn, kritize edilmiş veya reddedilmiş çocuk, aşağılanmış çalışan veya aragont işveren vardır. Böylesi durumlar, doğrudan kişinin ruhuna nüfuz eder, kişinin kendi özüne olan saygısını zedeler, kişinin kendisine değer verilmemiş, saygısızlık edilmiş, benimsenmemiş, kabul görmemiş, anlaşılmamış hissetmesine neden olur. Ve bu da kişinin hem kendisiyle ve hem de çevresiyle uyumunu zedeler veya bozar. Çevresiyle ve kendi ruhsal dünyasıyla uyumsuz olan kişi, acı çeker, öfke duyar, kararsızlık bir girdabına düşer, sonuçta kişi, duygularının kırılmasına sebep olan kişiye karşı intikam duygusu geliştirir ve misilleme yapar. 

Görünmezden gelindiği ve duyguları ciddiye alınmadığı için uzun süreli didişme, inatlaşma  yaşar. Kimi zaman kişi bir başkası tarafından dışlanmasından dolayı anlaşılması çok zor olan, öfke ve aşağılama üzerinden savunma mekanizması gelistirir ki „ilişkilerarasi çatışma“ dediğimiz şey, tam da budur. Tam bir felaket çemberidir bu. 

  • Duygusal kırılma ilk olarak, başkası tarafından reddilmek ile başlar. 

Örneğin, geleneksel evlilik yapmak istemeyen bir genç kız vaya genç erkek ailesinin önerilerini dinlemez ve ailenin onay vermediği bir kişiyle evlenirse, ebeveynler tarafından duygusal kırılma yaşanabilir. Çünkü, genç kız veya erkeğin kendilerini reddettiğini, ciddiye almadığını düşünebilirler. Günümüzde artık bakıcı, koruyucu, çocukları için karar verici aile aşınıyor ve eriyor olsa da hala oldukça yaygın bir sosyokültürel gerçeklik olarak etki alanını koruyor. Bu tür duygu kırılması yaşayan ailelerin, özellikle kızlar söz konusu olduğunda, şiddete başvurduklarını ve kızın canına kastettiklerini hepimiz çok iyi biliyoruz. Burada aile ya da kız haklıdır, haksızdır tartışmasına zemin sunmak amacında değilim. Yapılan davranışın, insanlar üzerindeki etkisinin anlaşılır olması için bu örneği seçtim. Aynı durum, geleneksel evlilik yapmak istemeyen erkekler için de sözkonusu olabilir.

Yine, genç kız veya genç erkek istemedikleri halde, aileleri tarafından zorla evlendirilecek olurlarsa da, genç kız ve genç erkekte duygusal kırılma yaşanabilecektir. Ailelerine karşı öfkeli olacaklar ve belki de çok kısa sürede, evlendirildikleri kişiden ayrılacaklardır. Bu konuda Viyana´da ne kadar istatikler yapıldı bilmiyorum ama tablonun hiç de iyi olmadığını duyumlarımdan biliyorum.

  • Reddedilme; kişinin veya ebeveynlerin ruhlarında duyusal incinme, acı duyma, utanç hissetme, karamsar olma ve korku duygusunu doğurabilir.
  • Acı çekmek, incinmek, duygusal kırılma yaşamak, utanç hissetmek, karamsar olmak veya ortaya çıkan korku duygusu, kişinin kendisi tarafından kabul görmüyor, yani kişi, bilinçli ya da bilinçsiz kendi gerçeğini redddiyor, inkar ediyor, kabul etmiyor. Bu durum kendisinde çoğunlukla, özgüvensizliğin gelişmesine sebep oluyor. Fakat bu özgüvensizliği çoğu kişi, dışarıya yansıtmıyor, bilakis yapay bir özgüven yansıtıyor dışarıya. 

Genelde bunun farkedilmesi çok zordur. Benzetmek doğru olursa, kişi ruhsal bir maske takoyor duygularona ve hep mutluymuş gibi, özgüvenliymiş gibi, sorun olsa da önemli değilmiş gibi yaşıyor. Oysa böylesi bir savunma mekanizması, ruhsal kırılmayı, ruhsal incinmeyi daha da derinleştiriyor. Aslında henüz daha psikolojik hastalık olmayan bu duygusal incinme, kişi tarafından ciddiye alınma becerisi gösterilemediği için, psikolojik hastalıklara zemin hazırlıyor ve zaman geçtikçe psikolojik hastalığa dönüşme riski artıyor. 

Buradan anlaşılan şu olmalı; her duygusal reaksiyon veya mutsuzluk veya gerginlik her zaman için psikolojik hastalık değildir. Henüz belki daha bir krizdir ve kriz durumlarında, profesyonel psikolojik destek alındığında, ruhsal incinmeler, hastalıklara dönüşmeden bir şans olarak da değerlendirilebilir ve hatta buradan kişisel gelişme ve düşünsel, ruhsal dönüşüm şansı da elde edilebilir. 

  • Kişi duygusal kırılmayı ciddiye almayıp, dışarıya ve kendisine yönelik sorun yokmuş gibi davranmaya devam ederse, oluşacak olan ruhsal reaksiyonlar şunlar olabilir: öfke, aşağılama, çaresizlik, hayal kırıklığı ve kim ne derse desin, kesinlikle direniş. Kime karşı? Kendisine yardım etmek isteyenlere veya kendisiyle yüzleşmemeye karşı. Insanın kendisiyle yüzleşmesi demek, zayıflıklarını keşfetmesi veya onları kabul etmesi demektir. Zayıflıklarının farkında olmak ve ifade etmek, sade, yalın ve devasa bir güçtür.
  • Peki ruhsal kırılmayı ciddiye almayan kişinin davranışlarına nasıl yansıyor bu durum? Davranışsal olarak başkalarından öç almaya meyilli oluyor, şiddete başvuruyor ve ilişkilerini bozuyor. Ve kesinlikle yanlış beraberlikler ve evlilikler kuruyor.

Son cümle; duygusal kırılmalar ve incinmeler, toplumlar için de sözkonusu olabilir ve ağır catışmalara, soykırımlara kadar varabilir. Duygusal kırılmalar, hem toplumların hem de kişilerin ruhsal dengesini, iç huzurunu sarsar ve bozar.  

Rohat Miran