Bir çok kaynak, bireyin kendisini duygularından arındırmasının, rasyonel veya mantıksal düşünmesinin/davranmasının kendisinin yararına olduğunu tavsiye eder. Duyguların ise,-ki çoğunlukla bunların neler oldukları bilinmeden- duygular küçümsenerek, önemsizleştirilir ya da yanlışlar yaptıran belirsiz bir alan olduğuna işaret edilir.
Internet üzerinden iletişimin hız kazanır oluşundan bu yana insan hayatında duygular, daha bir görünür oldular, şekilleştiler. Örneğin duyguları şekilleştiren „emoji“ ya da „smiley“ ile birlikte gündelik hayatın içinde çok sık – görsel ya da sözlü -kullanılan figürler/kavramlar oldular. Böylece, duyguların şekli, rengi ve etkisi de görünür oldu. Bundan çok daha önce ise, türkçe diline „duygusal zeka“ olararak çevrilen bir kavram ortaya çıktı, kavramın fikirsel sahibi Daniel Goleman. Aynı adlı bir kitabı da var.
Rasyonel algı ya da düşünceye ne oldu peki?
Rasyonel düşünce, halâ güçlü ve baskın. „Modernizm“, belki de rasyonel düşünüşün en sihirli ve hastalıklı kavramı olarak sürekli yeni destekler buluyor ve güçlendiriyor. Bu kavramın etki alanına, yapiıması veya değiştirilmesi istenen her şey dahil edilebilir.
Rasyonel düşünceyi kötülemiyorum, hayır.
Empati yoksunu olduğunu ve eksik olduğunu ifade etmek istiyorum. Hatta bir adım daha ileriye taşıyıp, rasyonel düşünüşün, algılayışın, stero erkek merkezli bir düşünüş ve algılayış olduğunun altını çizmek istiyorum. Bunu tartışmak isterim doğrusu, özellikle stero erkeklerle.
Duygusal yetkinliğin/farkındalığın, gelişim performansının rasyonel(zihinsel) yetkinlik kadar hızlı gelişememesinin ana nedeni; duygusal yetkinliğin, ego´dan daha zayıf olmasından kaynaklanıyor olabilir, diye düşünüyorum. Egoizm, öğrenilen bir şey değil, kendiliğinden ortaya çıkan, yüzeyde bulunan bir duygu. Kızgınlık gibi, üzüntü gibi vs. Egoizm bu arada çok ciddi bir maskedir. Devasa sevgi ve ilgi boşluğu olarak ruhun derinliklerinde durur.
Sevmek duygusu ama yüzeyde duran bir duygu değil. Sevginin çok kolay edinir bir duygu olduğunu sananlar çok büyük bir yanilgi içindeler. Sevgi ifade edilmediği ve manevi olarak verilmediği sürece, yerinden kıpırdamaz, hatta yokluğu insanı hasta yapar. Borderleine kişilik bozukluğu bu konuda „Großglockner“* gibi önümüzde duruyor. Sevginin, öncelikle iade edilmiş, verilmiş olması gerekiyor ki ortaya çıkabilsin. Ama Ego tam tersine, öncelikle almayı ve sahip olmayı istiyor.
Zordur yani duyguları keşfetmek. Uzun ve meşakketli bir yoldur „zihinden ruha“ ulaşmak. Yüzmeyi öğrenmeye benzetebilirim; eğer yüzmeyi bilmiyorsanız, 1 metrelik suyun içinde dahi boğulabilirsiniz. Ama eğer yüzmeyi biliyorsanız, öğrenmişseniz, okyanuslara da dalsanız, sorun olmaz. Önce öğrenmek gerekir yani. Benzer şekilde, kişi kendisinde var olan duyguların farkına varabilir ve adlarını koyabilirse, duygularını kendi yararına kullanabilir. Türkçede karşılığı olmayan „self-kontrol“ bu anlamda insanın kendisinde olması gereken, öğrenilmiş olması gereken bir pusuladır örneğin. Okullarda öğrenilmez, öğretilmez. Bu anlamda okullar niye var, onu da bilmiyorum.
Duygusallığın kurbanı olmak kadar, mantıksallığın kurbanı olmak da mümkün.
Bunun için sözü uzatmadan bir iki anahtar başlığı buraya aktarmak istiyorum. Konuya ilgisi olanlar bu başlıkları daha önce de başka alanlarda yine duymuş ve okumuşlardir. Onlar buradan ötesini okumayabilirler.
Özgüven: Bu kelime öz+güvenden oluşuyor. Birşeyler çağrıştırıyor ama tam ne olduğu yine de belirsiz. Ben şöyle ifade edeyim. Bir: kendi karekter özellilkerini gerçekçi olarak bilebilmek,örneğin: Inatçı, meraklı, içten, yüzeysel, yaratıcı, katı, konuşkan, tembel, açık, içe-dönük, dışa-dönük, kırıcı, şakacı, sakin, dalgacı, vurdumduymaz vs. Iki: kendi duygularını anlayabilmek, ihtiyaçlarını bilmek,ıfade etmek ve yapamayacaklarının da farkında olmak. Burada önemli olan kendini iyi tanımak ve eksik ya da sorun yaratıcı yönlerinin üzerine ısrarla düşünüp açığa çıkarmak. Yani „ben özgüvensiz bir insanım“, demek de özgüven için atalabilecek sağlıklı bir ilk adım olabilir.
Düşüncelerini kontrol edebilmek: Burada da önemli olan duygularını ve ruh halini iç-ses dediğimiz, monolog ile düzenlemek veya kontrol altına alabilmek. Yok etmek değil, kontrol altına alıp, düzeltmek. Bir ağacı budamak, ya da bir çiçeğin etrafındaki gereksiz otları temizlemek gibi. Bu yöntemle, duyguların esiri olunmaz, duygular kontrol altına alınır, yapıcı olarak düzenlenir. Bu aslında sınırsız bir okyanus gibidir. Kendi ruhunun okyanusunda korkmadan, yeni keşiflerde bulunup yüzebilmek gibi diyebilirim. Bu arada ne zaman yüzeye çıkmanız gerektiğini de öğrenmeniz gerekir.
Empati: Sanırım, çok kullanılan ve üzerinde en az düşünülen bir kavram bu. Öyle sihirli ki kişiliğin bir parçası olması başarıldığında, sınırsız bir huzur ve barış ortamında olabilmek mümkün. Bir kişinin, bir kültürün, bir hayvanın ruhsal, algısal varlığının içine dahil olmak, bir an onun gerçeği, onun ihtiyaçları ve onun perspektifiyle algılayıp, onun kabul ve redlerini hissederek onu öylece olduğu gibi kabullenmek ve aynı şekilde kendisinde hissetmek olduğunu ifade edebilirim. Hakeza, bir başkasının da sizi aynı şekilde algılayıp, kabul etmesi gerekmektedir. Sanırım bu yapıldığında, tanrısal bir algıyı ve gücü insana kazandırabilir. Ama yapmacık değil, saygı ve gerçekçi bir yaklaşım gösterilerek yapılabilirse.
Iletişim Becerisi: Duygusal algılayışın/yeteneğin önemli bir başlığı da budur. Çok insanla iletiçim kurmayi kastetmiyor bu başlık. Kendini net ve açık ifade edebilmeyi ve karşısındakini de ayni şekilde dikkatle ve değer vererek dinlemeyi içeriyor. Sanırım bu bir çok insan için tahammülü zor bir durum.
*Avusturya´nın en yüksek dağı
Rohat Miran